FESATLIK...

Sami Kesmen

İnsan, kendisini başkasıyla kıyaslamaya başladığı an; aslında kendisinden uzaklaşmaya başlar. Çünkü kıyas; çoğu zaman adaletli bir ölçü değil; eksik bilgiyle, yüzeysel gözlemle ve çoğu zaman da nefsin yönlendirmesiyle yapılır. Oysa her insan; kendine mahsus bir kader çizgisi, kendine özgü bir imtihan sahası ve kendine özel bir hikâyeyle var edilmiştir. Bu yönüyle bakıldığında, başkasının hayatına özenmek ya da onunla kendini tartmak; sadece yanlış bir muhakeme değil, aynı zamanda ilahî takdirin inceliklerini görmezden gelmektir.

Başkasının tabağına bakmak, görünürde basit bir davranış gibi dursa da, gerçekte derin bir itirazın işaretidir. Bu itiraz, açıkça dillendirilmese bile kalpte gizli bir hoşnutsuzluk olarak kendini gösterir. “Neden onda var da bende yok?” sorusu, çoğu zaman insanın diline değil ama ruhuna yerleşir. İşte bu hâl; insanı şükürden uzaklaştırır, kanaatten koparır ve farkında olmadan fesat duygusunun kapısını aralar. Nimet; sadece sahip olunan şeylerle ölçülmez. Nimetin asıl değeri; onun farkına varabilmek ve hikmetini kavrayabilmekle ortaya çıkar.

Fesatlık, çoğu zaman dışarıya dönük bir zarar verme niyeti olarak anlaşılır. Halbuki, fesat; öncelikle insanın kendi iç dünyasından başlar. Elindekini küçümsemek, sahip olduklarını değersiz görmek ve sürekli başkasınınkine göz dikmek, ruhun dengesini bozar. Böyle bir insan, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, hiçbir zaman huzur bulamaz. Çünkü huzur, sahip olunanın miktarında değil; ona yüklenen anlamdadır.

Her insanın parmak izi nasıl ki birbirine benzemezse, hayat yolculuğu da aynı şekilde eşsizdir. Kimine erken gelen bir nimet, bir başkası için gecikmiş gibi görünebilir; kimine ağır gelen bir imtihan, bir başkası için hiç yaşanmamış olabilir. Bu farklılıklar, bir eksiklik ya da fazlalık göstergesi değil; ilahî hikmetin tecellileridir. İnsan, kendi yolunu başkasının yoluyla ölçmeye kalktığında, hem kendi değerini eksiltir hem de hayatın anlamını daraltmış olur.

İlahî iradenin alanına giren meseleler, beşerî ölçülerle tam olarak kavranamaz. İnsan, sınırlı aklıyla sonsuz hikmeti çözmeye çalıştığında çoğu zaman yanılır. Bu yüzden, her şeyi anlamaya çalışmaktan önce kabullenmeyi öğrenmek gerekir. Kabullenmek; teslimiyetin, teslimiyet ise huzurun kapısını aralar. Aksi hâlde insan, sürekli bir hesaplaşma hâlinde yaşar; kendisiyle, çevresiyle ve hatta kaderiyle kavgalı hâle gelir.

İnsanın en büyük kazancı; kendisine verilenleri görmek, onları doğru okumak ve şükürle değerlendirmektir. Kendi nasibini küçümseyen, başkasının nasibine göz diken bir kalp; hiçbir zaman tatmin olmaz. Kendi payına razı olan, onu geliştirmeye çalışan ve hikmetini arayan bir insan, hem dünyada huzuru bulur hem de ahirette karşılığını alacak bir bilinç kazanır.

Kendisini başkasıyla kıyas; insanı küçültür, kanaat ise; büyütür. Fesat kalbi karartır, şükür ise aydınlatır. Herkesin yolu farklıdır; önemli olan başkasının yoluna bakmak değil, kendi yolunda hakkıyla yürüyebilmektir. Çünkü hakikat, başkası olmakta değil; kendin olarak kalabilmektedir...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.