ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ...

Sami Kesmen

İnsanların davranışları, çoğu zaman karakterlerinin dışa yansımasıdır. Konuşmaları, eleştirileri, beğenileri ve tepkileri; yalnızca karşılarındaki insanları değil, kendi iç dünyalarını da tarif eder. Bazı insanlar vardır ki, hiçbir şeyi beğenmez, hiçbir başarıyı takdir etmez, hiçbir güzelliği görmezler. Her insanda bir kusur, her işte bir eksiklik, her başarıda bir yanlış ararlar. Bunların asıl meselesi çoğu zaman eleştirdikleri insanlar değil, kendi iç dünyalarında çözemedikleri problemlerdir. Çünkü insan, bazen kendisinde bulunmayanı başkasında görünce rahatsız olur. Kendi eksikliğini gidermek yerine başkasının üstünlüğünü itibarsızlaştırmaya çalışır. Eleştirmek başka, kusur aramak başkadır. Eleştiri; bilgi, birikim, tecrübe ve iyi niyetle yapıldığında gelişmenin önemli araçlarından biridir. Kusur aramak ise; çoğu zaman kıskançlığın, yetersizlik duygusunun, kompleksin ve kötü niyetin dışa vurumudur. Eleştiren insan; yanlışın düzelmesini isterken, kusur arayan insan; yanlışın bulunmasından memnuniyet duyar. Birincisi çözüm üretir, ikincisi problem üretir. Birincisinin derdi işin düzelmesi, ikincisinin derdi kişinin değersizleştirilmesidir. Kişi, kendisinde kabul etmekte zorlandığı bazı duygu ve özellikleri başkalarına yükleyebilir. Kendi başarısızlığını başkasının beceriksizliğiyle, kendi güvensizliğini başkasının güvenilmezliğiyle, kendi yetersizliğini başkasının eksikliğiyle açıklamaya çalışabilir. Ancak her eleştiriyi böyle değerlendirmek de doğru değildir. Çünkü haklı eleştiriler de vardır. Önemli olan eleştirinin kaynağı, amacı, yöntemi ve ahlâkıdır. Bazı insanlar yükselmek için çalışmak yerine, yükselenleri aşağı çekmeye çalışırlar.

Kendilerinin ulaşamadığı makama ulaşanları, gösteremedikleri başarıyı gösterenleri, sahip olamadıkları itibara sahip olanları hedef alırlar. Böylece başkasının değerini düşürerek kendi değerlerini yükselteceklerini zannederler. Hâlbuki bir insanın küçültülmesi, diğerini büyütmez. Başkasının ışığını söndürmek, karanlıkta kalan insanı aydınlatmaz. İtibar, başkalarının itibarsızlaştırılmasıyla değil, insanın kendi şahsiyetini inşa etmesiyle kazanılır. Bu anlayış yalnızca bireysel ilişkilerde görülmez. Ailede, iş hayatında, bürokraside, siyasette, ticarette ve dinî kurumlarda da karşımıza çıkar. Bazen başarılı bir insanın önü, başarısız insanların eleştirileriyle kesilir. Bazen ehliyetli bir insan, ehliyetsizlerin oluşturduğu olumsuz kanaatlerle devre dışı bırakılır. Bazen de dürüst bir insan, dürüstlüğünden rahatsız olanların ürettiği şüphelerle itibarsızlaştırılır. Böylece eleştiri, hakikati ortaya çıkarmanın değil, hakikati örtmenin aracına dönüşür. Daha tehlikelisi ise kusur aramanın kurumsal bir alışkanlığa dönüşmesidir. Böyle ortamlarda çalışanlar üretmekten çok kendilerini savunmakla meşgul olur.

Başarı ödüllendirilmez, başarısızlık sorgulanmaz. Ehliyet yerine sadakat, liyakat yerine yakınlık, hakikat yerine dedikodu belirleyici hâle gelirse; toplumsal felaket fişeği atılmış olur. Çünkü, bu durumdan yalnızca insanlar değil, kurumlar da değer kaybeder. Sürekli kusur aranan yerde güven, güvenin olmadığı yerde huzur, huzurun olmadığı yerde de verimli çalışma ortamı oluşmaz. Kur'an-ı Kerim, insan ilişkilerindeki bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Hucurât suresinin 12. ayetinde, zannın birçoğundan sakınılması ve insanların birbirlerinin kusurlarını araştırmaması emredilmektedir. Hümeze suresinin ilk

ayetinde ise insanları çekiştirip ayıplayanlara yönelik ağır bir uyarı bulunmaktadır. Bu ilahi ikazlar, eleştiriyi yasaklamak için değil, insan onurunu korumak ve eleştirinin ahlâkî sınırlarını belirlemek içindir. Burada önemli bir hususu da unutmamak gerekir. İslâm, yanlışların görmezden gelinmesini istemez. Aksine iyiliğin emredilmesini, kötülüğün önlenmesini, adaletin ayakta tutulmasını ister. Ancak bunu yaparken ölçünün kaybedilmesine de izin vermez.

Bir insanın yanlışını düzeltmek için yapılan uyarıyla, onu küçük düşürmek için yapılan saldırı aynı değildir. Nasihat insanı kazanmayı, hakaret insanı kaybetmeyi hedefler. Eleştirinin ahlâkı; yalnızca söylenen sözün doğruluğunda değil, söyleniş biçiminde ve taşıdığı niyette de kendisini gösterir. Bazı insanlar eleştirilmeye tahammül edemezken, başkalarını eleştirmeyi kendilerine sınırsız bir hak olarak görürler. Kendi hatalarına mazeret, başkalarının hatalarına mahkûmiyet üretirler. Kendilerine gösterilen anlayışı başkalarından esirgerler. Bu durum, adalet duygusunun zayıfladığını ve nefsin muhasebeden uzaklaştığını gösterir. Hâlbuki olgun insan, başkasının kusurunu araştırmadan önce kendi eksiklerini sorgulayan insandır. Akıllı insan eleştiriden kaçmaz, eleştirinin doğruluğunu araştırır. Haklıysa kabul eder, haksızsa ölçülü bir şekilde cevap verir. Her söze karşılık vermeyi, her ithamı cevaplandırmayı, her kusur arayana kendisini ispatlamayı zorunlu görmez. Çünkü insanın zamanı, enerjisi ve itibarı değerlidir. Bunları sürekli başkalarının olumsuzluklarıyla tüketmek, hayatı verimsizleştirir. Bazen verilecek en güzel cevap, işini doğru yapmak ve yoluna devam etmektir.

Olgunluk; yalnızca konuşmayı değil gerektiğinde susmayı, yalnızca sabretmeyi değil, gerektiğinde hakkını savunmayı da bilmektir. İnsanın gerçek büyüklüğü başkalarında bulduğu kusurların çokluğuyla değil, kendi kusurlarını düzeltebilme iradesiyle ölçülür. Başkasının yanlışını görmek zekâ göstergesi olabilir; ancak kendi yanlışını kabul etmek ahlâkî olgunluk gerektirir. Herkes başkasına ayna tutabilir, fakat asıl marifet o aynaya kendisinin de bakabilmesidir. Eleştiri bir ihtiyaç, kusur aramak ise bir zaaftır. Başkasının kusurunu görmek dikkat, kendi kusurunu görmek basiret, o kusuru düzeltmek ise fazilet ister.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.