Yaylası yüksek rakımlı olan köyler yaylaya çıkmadan 1 hatta 2 ay kadar önce mezere adı verilen alçak yaylalarda konaklamakta, çayır biçmenin yanısıra lahana, soğan, kartol (patates) ekimiyle küçük çapta sebzecilik ve arıcılık yapmakta, ısınan havanın yayladaki karı yerden kaldırmasını bekledikten sonra daha yüksek ve serin olan yaylalara çıkmaktadır. Ağustos sonunda havalar soğumaya başladığı anda tekrar mezraya veya köylerine dönmesi örneğinden de anlaşılacağı gibi yaylada geçirilen süre yaylanın yüksekliğiyle ters orantılıdır. Kimi yaylalar tek bir aile ya da köye, Ayder ve Elevit gibi büyük yaylalar birden çok köye hisselidir. Günümüzde pek çok yörede yaylacılık ekonomik ihtiyaçtan ziyade, 20-25 yıl öncesine göre hayvan varlığının dörtte üç oranında azalmasınında etkisiyle sayfiye amaçlı gerçekleştirilmektedir. Karadeniz köylüsünün yaylacılık geleneği ve yarı göçebe yaşam tarzını belirli bir dönemde öğrenmiş olduğuna dair hiç bir yazılı kaynak veya sözlü efsane bulunmamasından çağlardır sürdürdüğü geleneksel yaşam tarzı olduğunu anlaşılmaktadır.
GÖÇ ÖNCESİ
Yaylaya çıkış zamanı geldiğinde aynı yaylayı kullanan aileler hatta büyük yaylalarda mahalle ve köyler müşterek bir çıkış günü tespit etmektedir. Günümüzde kamyonlarla gidilmesine karşın geçmişte tüm gün yürümek zorunda kalındığı için göç öncesi kış boyunca ahırda hareketsiz kalmış sığırlar ile yük veya binek hayvanı olarak at veya katır kullanılacaksa onlarda dışarı çıkarılıp gezdirilerek uzun yola hazırlanmaktaydı. Son gün yolda yenilecek azıklar hazırlanmakta, hemençeler lazut ekmeği, hamsikoli ile doldurulmakta varsa sulu yiyecekler kapaklı tencerelere doldurulmakta, diğer eşyalar ise kadınlarca sırt sepetlerinde taşınmaktaydı. Yola çıkanlar çocuklar dahil temiz ve yeni elbiseler giymekte pek çok yöredei kadınlar ziynet eşyalarını bile takmaktaydı.
GÖÇ ZAMANI
Şafak sökmeden kalkılıp tüm hayvanlara bir miktar ot ve su verilmekte, sığıların boyunlarına ip bağlanıp, çırnak ve kelek denilen çanlar, nazarlıklar, boncuklu süs ve püsküller takılarak süslenmekteydi. Şafak vakti köy meydanı veya yayla yolunun başlangıcında buluşan köylüler geleneksel güzergah üzerinden topluca yola koyulunmaktaydı. Trabzon'un batısında "otçu" olarak adlandırılan göç kafilesinin önünde kafilenin güvenliğini, uçurum kenarları gibi tehlikeli geçitlerden geçilirken hayvanların düzenini sağlayan mola zaman ve yerlerine karar vermekle görevlendirilmiş kişiler yeralmaktaydı. Derelerin şırıltısı, rüzgarların uğultusu, hayvanların boynundaki keleklerin şıngırtısının yanısıra yöresine göre davul, zurna, kaval, kemençe veya tulumun eşlik ettiği atma türküler söyleyerek yol alan kafile, düzlüklerde "düşüm" adını verdiği molalar vererek hem hayvanların otlayıp, su içmesini hem de azıklarda taşınan yiyeceklerin tadına bakarak dinlenmekteydi. Yaylası uzak göççüler akşamı toplu halde hanlarda konaklayarak geçirmekte, ertesi sabah yola çıkana dek sığırları han dışındaki kazıklara bağlamaktaydı. Yaylada ot kesecek, hayvanlarından süt sağarak peynir ve yağ hazırlayacak yaylacılar dışında sadece kafilenin güvenlik içinde yaylaya varmasını sağlamak için yolculuğa eşlik edenler de bulunmakta olup, bunlar yaylaya vardıktan sonra birkaç gün daha kalıp, yayla evinin onarım ve temizlenmesi işlerine yardım edip, dinlendikten sonra geri dönmekte, belirli dönemlerde veya yayla inişi sırasında tekrar gelerek yayla dönüşüne de refakat etmekteydirler. Göççüler veya Otçular, Trabzon'un batısında "Oba" adı verilen yayla yerleşimlerine yaklaşmaya başladığında kemençe çalanlara yol boyunca verilen içki miktarı iyice arttırılarak iyice zivanadan çıkmalarına çalışılır, yayladikiler ile kafiledekiler karşılıklı silah atarak birbirini selamlar, yayla ortasında edilen son horondan sonra herkes uzun bir sezonun hazırlıkları için evlerine dağılırdı.