Diploma sahibi olmakla eğitimli olmak arasındaki farkı ne zaman unuttuk, bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman aralarındaki farkın gerçekten farkında olmadık. Yıllarca okuduk, sınavlara girdik, diplomalar aldık. Bir meslek sahibi olduk, bir yerlere geldik. Peki bütün bunlar bizi daha iyi düşünen, daha anlayışlı, daha kültürlü insanlar hâline getirdi mi?
Bu sorunun cevabını öğrenmek için üniversitelerin sıralamalarına, mezun sayılarına ya da eğitim istatistiklerine bakmaya gerek yok. Bir tartışmanın ortasına girmeniz, trafikte birkaç dakika geçirmeniz veya insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilere şöyle bir göz atmanız yeterli.
Çünkü eğitim dediğimiz şey, yalnızca bir konuda bilgi sahibi olmak değildir. Bilginin insanda neye dönüştüğüdür asıl mesele. Okuduğu kitap sayısını bir üstünlük göstergesi olarak kullanan, bildiklerini başkalarını küçümsemek için bir silaha dönüştüren bir insanın ne kadar eğitimli olduğunu tartışmak gerekir. Zira insanın cahilliğini gizlemenin en kolay yollarından biri, bildiği birkaç şeyi herkesten daha iyi bildiğine inanmaktır.
Bugün diplomalı cahillik diye bir kavramdan söz edebiliyorsak bunun bir sebebi var. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı ama bilgiyi anlamak, sorgulamak ve bir düşünceye dönüştürmek aynı ölçüde kolaylaşmadı. Birkaç dakikada onlarca makale okuyabiliyor, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan olaydan haberdar olabiliyoruz. Buna rağmen bir başkasının düşüncesini sonuna kadar dinlemekte, yanılmış olabileceğimizi kabul etmekte zorlanıyoruz.
Üstelik eğitim sisteminin başarısını da çoğu zaman yanlış yerde arıyoruz. Kaç kişinin üniversiteye girdiğini, kaç kişinin mezun olduğunu, kaç kişinin bir sınavda başarılı olduğunu konuşuyoruz. Bunlar elbette önemli. Ancak bir insanın öğrendiklerini hayatına ne ölçüde taşıyabildiğini, karşısındaki insanı anlayıp anlayamadığını, bir bilgiyi sorgulamadan kabul edip etmediğini ölçmek çok daha zor.
Belki de tam burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Eğitimden beklentimiz nedir? Daha iyi bir iş bulmak mı, daha yüksek bir gelir elde etmek mi, toplumda daha saygın bir yere gelmek mi? Bunların hepsi anlaşılabilir beklentiler. Fakat eğitim yalnızca bunlara ulaşmanın bir aracı hâline geldiğinde geriye ne kalıyor?
Kitap okumayı bir kişisel gelişim faaliyetine, sanatı bir statü göstergesine, bilgiyi de insanın kendisini başkalarından ayırmasının bir yoluna dönüştürebiliyoruz. Oysa okumanın insana kazandırabileceği en değerli şeylerden biri, kendi düşüncelerinden de şüphe edebilmesidir. Gerçekten bir şeyler öğrenmiş insanın her konuda daha kesin konuşması değil, hangi konuda ne kadar az bildiğini daha iyi anlaması beklenir.
Elbette burada bütün sorumluluğu bireylere yüklemek de kolaycılık olur. İnsanı yalnızca sınav sonuçlarıyla değerlendiren, başarıyı büyük ölçüde kazançla ölçen ve eğitimi bir yarışa dönüştüren bir düzenin içinden çıkıp herkesten düşünceli, sorgulayıcı ve kültürlü bireyler yetişmesini beklemek kendi içinde bir çelişki taşıyor. İnsanlara ne düşüneceklerini öğretip nasıl düşüneceklerini öğretmeyi ihmal ettiğimizde, aldıkları diplomaların sayısı bu eksikliği tek başına gideremiyor.
Yine de bütün bunların arkasına saklanıp bireysel sorumluluğumuzu unutmamalıyız. Çünkü insanın kendisini geliştirmesi, okul sıralarından kalktığı gün sona ermiyor. Hatta belki asıl o gün başlıyor. Ne okuduğumuz kadar neyi neden savunduğumuz, ne bildiğimiz kadar bilmediğimiz karşısında nasıl davrandığımız da önemli.
Belki de artık eğitimli insanı yeniden tarif etmenin zamanı gelmiştir. Her konuda fikri olanı değil, fikrini gerekçelendirebileni; hiç yanılmayanı değil, yanıldığında bunu kabul edebileni; çok şey bileni değil, bildiklerini insanları küçültmek için kullanmayanı esas almalıyız.
Çünkü diploma bir eğitimin tamamlandığını gösterebilir. Ama insanın gerçekten eğitilip eğitilmediğine tek başına karar veremez. Asıl mesele, okuldan neyle mezun olduğumuz değil; okul bittikten sonra nasıl bir insan olmaya devam ettiğimizdir.