Dinî hayatın üzerinde düşünülmesi gereken meselelerinden biri; bilginin hikmetten, ibadetin ahlâktan, dinî görünürlüğün samimiyetten uzaklaşma meselesidir. İnsanlar din hakkında çok konuşabilir, dinî tartışmalara katılabilir, dinî faaliyetlerde bulunabilir. Ancak bütün bunların insanı daha dürüst, daha adil, daha merhametli ve daha güvenilir hâle getirip getirmediği önemlidir. Dinî kimliğin görünür olması ile dinin ahlâkî değerlerinin temsil edilmesi her zaman aynı anlama gelmemektedir. Bu iki alan arasındaki mesafenin kapanması, Müslüman toplumların manevi geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.
İlim, amel, ihlâs ve ahlâk birbirinden bağımsız kavramlar değildir. Bunlar insanın manevi bütünlüğünü meydana getiren unsurlardır. İlim insana hakikati gösterir, amel o hakikatin yaşanmasını sağlar, ihlâs davranışlara samimiyet kazandırır, ahlâk ise bütün bunların insan ilişkilerine yansımasını sağlar. Marifetullah, yani Allah'ı tanıma ve O'na yakınlaşma gayesi de bu manevi yolculuğa derinlik kazandırır. Böylece insanın dinî hayatı yalnızca belirli zamanlarda yerine getirdiği ibadetlerden ibaret kalmaz, hayatının bütün alanlarını kuşatan bir kulluk bilincine dönüşür.
Bu anlayışta; ticaret de, aile hayatı da dini hayatın konusudur. Komşuluk ilişkileri de, kamu görevleri de; kulluk sorumluluğunun içerisindedir. İnsan yalnızca ibadet mekânlarında değil; alışverişte, yolculukta, çalışma hayatında, aile içerisinde ve toplumsal ilişkilerinde de inancının sorumluluğunu taşır. Çünkü Allah'a kulluk, hayatın belirli alanlarına hapsedilemeyecek kadar kapsamlıdır. İbadet insanı Allah'a yaklaştırırken ahlâk, bu yakınlığın insanlara karşı davranışlarda görünür olmasını sağlar. Nasihatler, insanı kendi iç dünyasına yöneltirse anlam kazanır. İnsan yalnızca dışarıdaki kötülüklerle mücadele etmeyle ahlâklı olamaz. Öncelikle kendi nefsindeki yanlışları tanımaya, kalbindeki hastalıkları fark etmeye ve hayatını yeniden değerlendirmeye çalışacaktır.
İnsanın kendisini değiştirmeden başkalarını değiştirmeye çalışması, çoğu zaman eksik ve sonuçsuz kalan bir çabadır. Gerçek manevi dönüşüm, insanın kendi sorumluluğunu kabul etmesiyle başlar. Dindarlık; yalnızca bilmek, anlatmak ve görünür olmak üzerinden değerlendirilemez. Dindarlık aynı zamanda yaşamaktır, temsil etmektir, sorumluluk taşımaktır. İnandığı değerleri kendi hayatında uygulamayan insanın başkalarına vereceği mesaj eksik kalır. Çünkü insanların dine yönelik kanaatlerinin oluşmasında dinî bilgilerin yanında, o dini temsil ettiğini söyleyen insanların davranışları da etkili olmaktadır. Günümüzde, bilgisiyle övünen fakat davranışlarını sorgulamayan, ibadetlerini önemseyen fakat ahlâkî sorumluluklarını ihmal eden, dünyayı kazanmaya çalışırken kendi iç dünyasında huzursuzluk oluşturan bir çok insan vardır. İnsanın gerçek değeri, yalnızca ne kadar bildiğiyle değil, bildiklerinden ne kadarını hayatına taşıdığıyla ilgilidir.
İbadetin olgunlaştırdığı, ilmin aydınlattığı, ihlâsın arındırdığı ve ahlâkın güzelleştirdiği insan; manevi terbiyenin tadını almış, kimliğini oluşturmuştur. İslâm'ın insanlığa sunduğu değerler, yalnızca konuşulmak ve tartışılmak için değil, yaşanmak ve temsil edilmek için gönderilmiştir. İslamın bu konudaki temel mesajı; "Bilmek yetmez, bildiğini yaşamak gerekir. İbadet etmek kadar ibadetin ahlâkını kuşanmak, Allah'ı anlatmak kadar O'nun emirlerine uygun yaşamak da önemlidir. Gerçek dindarlık; yalnızca insanın dilinde taşıdığı hakikatlerle değil, kalbinde yaşattığı ve davranışlarında temsil ettiği değerlerle anlam kazanır" anlayışıdır. Dini kimlik; görüntü değil ahlâktır.
Dindarlık; insanın dış görünüşüne yerleştirdiği dinî sembollerden ibaret değil, ruhuna yerleştirdiği ilahî terbiyenin davranışlarına yansımasıdır. İnsanın alnındaki secde izi kadar kalbindeki merhamet, dilindeki zikir kadar sözündeki doğruluk, ibadetindeki hassasiyet kadar kul hakkına gösterdiği titizlik de önemlidir. Namaz kıldığı hâlde zulmeden, oruç tuttuğu hâlde gönül kıran, dinî söylemleri dilinden düşürmediği hâlde yalanı, hileyi ve haksızlığı hayatından çıkaramayan insan; ibadetin ahlâka dönüşmesi noktasında ciddi bir eksiklik yaşıyor demektir. Zira din; yalnızca Allah'a karşı yerine getirilen birtakım vazifeler değil, Allah'ın yarattıklarına karşı taşınan ahlâkî sorumluluktur. Kur'an'ın inşa etmek istediği insan; görüntüsüyle dindar olduğunu ilan eden değil, güvenilirliği, adaleti, iffeti, tevazuu ve merhametiyle imanına şahitlik ettiren insandır. Dinî kimliğin gerçek değeri; insanın kendisini nasıl tanıttığında değil, başkalarına nasıl davrandığında ortaya çıkar. Menfaati söz konusu olduğunda adaletten ayrılan, güçlü karşısında eğilip zayıf karşısında zalimleşen, ibadetiyle itibar kazanırken ahlâksızlığıyla insanların güvenini tüketen kimsenin dinî görüntüsü; imanının olgunluğuna delil olamaz.
Dindarlığın; vitrini görüntü, vicdanı ahlâktır. Vitrini süsleyip vicdanı çürütmek; dini yaşamak değil, dini görüntüye hapsetmektir. Gerçek Müslüman, Müslümanlığını yalnızca üzerinde taşıyan değil, ahlâkıyla yaşatan insandır. Dini kimlik; güzel ahlâktır. Peygamberimiz güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini bildirmiş, Yüce Allah, Peygamberimizde insanlık için örnek ahlâk olduğu bilgisini sunmuştur. Allah'a itaat ve ibadet, insanlara adamet ve hürmet, canlılara merhamet ve hizmet; kulluğun çekirdeğidir. Bu çekirdeğin şekil almış hâli; diri kimliktir. Davranışlar, kişinin kim olduğunu anlatmak için yeterlidir. Namaz, oruç, zekat, umre ve hac temel ibadetlerdir. Ancak, bu ibadetlerin davranışa ve ahlaka dönüştürmediği insanda İslâm kimliği söz konusu değildir. Kimlik; davranıştır.