DİLİMİZ-ESTETİĞİMİZ-ŞİİRİMİZ/4

M.Halistin Kukul

(Dünden devam)   
Yine Türk milleti, Arapça'dan hevâ kelimesini almış, hava demiş; böylelikle kelimeye daha ferah ve engin bir ses ve mânâ vermiştir. Acem'in âteş kelimesine, Türk'ün ateş deyişi de böyledir. Yine Türk, Fârisîye Yunancadan geçme külbe kelimesine kulübe demiş. Bizanslılardan aldığı, Aya Nikola'ya İnegöl, Adriyanopolis'e Edirne demiştir. 
        Çamaşır, köşe, çoban, çarşamba, perşembe, hava, ateş, kulübe, İnegöl, Edirne kelimeleri Türkçe'dir. Çünkü bu kelimelere bu sesi, Türk milleti vermiştir.
        (...) Yine bir dilin millî olması ve millî kalması için, mutlakaa millî  olması ve millî kalması gereken mühim bir unsuru da o dilin mîmârîsi, gramer kaaideleri ve cümle yapılarıdır.
      Türkçe'nin geçen asırlarda bâzı zarûrî sebeplerle başvurulan ve yaşatılan Arap ve Fars dili kaaideleriyle, bu dillere âit terkipleri Türkçe'den uzaklaştırmak yerinde olmuştur." (13)
     Ziya Gökalp: "Tasfiyecilere göre bir kelimenin Türk olabilmesi için, onun aslen bir Türk cezrî'nden gelmesi lâzımdır. Buna binâen kitab, kalem, abdest, namaz, mekteb, câmi, minare, imam, ders gibi arap veya acem cezirlerinden gelmiş olan kelimeler lisana girmiş olduklarına bakılmayarak Türkçeden atılmalı ve bunların yerine, ya unutulmuş olan eski Türk kelimeleri  ihya, yahut, Çağataycada, Özbekçede, Tatarcada, Kırgızcada ilh. bulabileceğimiz aslen Türk cezrinden kelimeleri terviç, veyahut Türkçede yeni edatlar ve terkip usulleri icad ederek bunlar vasıtasiyle yeni Türkçe kelimeler ibdâ edilip ikame kılınmalıdır. Türkçülere göre bu noktai nazarlar da yanlıştır. Çünkü, evvelâ, hiç bir Türk cezrinin en eski zamanlara çıkıldıkça, Türk kalacağı iddia olunamaz. Bugün Türk cezrinden geldiğine kani bulunduğumuz birçok kelimelerin, vaktiyle Çinceden, Moğolcadan, Tonguzcadan, hattâ Hindceden ve farîsîden eski Türkçeye girmiş olduğu ilmen sabit olmuştur. " (14)
      Bunlara, başka kelimeler de ilâve etmemiz mümkündür. Meselâ: Farsça "rûze", oruç; şeft - âlû (semiz - erik), şeftali ; zerd - âlû (sarı - erik), zerdali; gul, gül; neverd - i bâm / nerdübân, merdiven; F(ı)ransızca doktör, doktor; maşin, makina; antik, antika; politik, politika; fabrik, fabrika; Amerik, Amerika; entrig, entrika; jeografi, coğrafya; topografi, topografya; mekanism, mekanizma; realism, realizm; avoka, avukat; Azi, Asya, Örop, Avrupa; Fırans, Fıransa, realism, realizm; romantism, romatizm; ümanism, hümanizm, skelet, iskelet, stasyon, istasyon; Arapça, dekâkîn dükkân...
       Türkçe'miz, okunduğu gibi yazılan ve yazıldığı gibi okunan bir dil olduğuna göre, 'âcilen', bu kaidenin uygulanması gerekir.  Yabancı dillerden geçen ve Türkçe'de artık karşılıkları olmayan kelimelerin ilk hecelerine gerekli harf konulmalıdır: T(ı)rabzon, T(ı)rakya, t(i)ren, p(i)lân, t(ı)ramvay, p(u)ropaganda, p(u)rofesör, k(ılâs, k(ı)lâsik, k(ı)ravat, s(ı)por, s(ı)taj, p(i)lâj, k(ı)lişe, f(i)ren, s(i)piker, s(ı)tok, s(ı)top, k(ı)riz, g(ı)ramer, k(ı)ral, d(ı)ram, t(ı)rajedi, p(i)sikoloji...yazılmalıdır.
      İnceltme işâreti (^) mutlak surette tatbik edilmelidir. Zâten, adı üstünde, heceyi 'ince' okutuyor. Kaldı ki; âlem'i alem'den; millî'yi milli'den; kâr'ı kar'dan; Kâzım'ı kazımdan, hakîm'i (ilim, irfân sâhibi) hâkim (hükmeden, âmir)'den...nasıl ayıracağız?
    Lale, kağıt, kakül, selam, amir, dükkan, kafi, kafir, malum, nazik, salih, halis, şamil yazıp....Lâle, kâğıt, kâkül, selâm, dükkân, kâfî, kâfir, mâlûm, nâzik, sâlih, hâlis, şâmil ...nasıl okuyacağız?
      Ay isimlerini nasıl dile getireceğiz? Ocak,ekim ve aralık ay isimleri Türkçe'dir. Şubat, nisan, haziran, temmuz, eylül Süryanice'dir. Mart, mayıs, ağustos Lâtince'dir. Kasım ise Arapça'dır. Fakat, bunların hepsi, Türkçeleşmiş Türkçe'dir.
      İyi bilinmelidir ki; Türkçe'de kullandığımız bağlaçların çoğu Türkçeleşmiş kelimelerdir.  Bunlarsız cümle kurulması da mümkün değildir: Ve, veyâ, yâhut, çünkü, filhakika, zîrâ, lâkin, fakat, hâlbuki, eğer, meğer, hem...hem, yâni...bunlardan bir kaçıdır.
B. Estetiğimiz
       Sözlük mânâsıyla estetik: "Güzelliği ve güzelliğin insan üzerindeki etkilerini konu alan felsefe kolu, bedîiyat"(15) olarak târif edilir.
        Yâni; estetik veya bedîiyat : Güzel'i ve güzelliği mevzû edinen bir ilim dalıdır. 
        "Bediiyat; bir san'at görüşünden ve ayni ölçülerle, tıpkı eşyaya hâs bir teknik gibi mütalea edildiği nisbette tabiat güzelliğini tetkik konusu yapar. Bediiyatın doğrudan doğruya hakikî mevzuu, müspet veya menfî san'at kıymetleri, teknik çirkinlik veya güzelliktir. Geniş mânasında san'at, insan tarafından tabiî malzemenin değişmeye uğratılmasıdır.
       (...) Nasıl ki, mantık her türlü hakikatlerin kanunlariyle onları meydana getiren ilimlerin üzerinde felsefî bir düşünüş ise ve yine nasıl ki, ahlâk, ferdî veya içtimâî faaliyetin, işin psikolojisi, örf ve âdetler ilmi üzerinde felsefî bir düşünüş ise öylece, iyi kavranmış bir bediiyat da, her şeyden önce kendisinin yollarını hazırlamış olan san'at, tenkit ve san'at tarihi üzerinde felsefî bir düşünme olmalıdır." (16)
      "Güzel San'atlar ve Filozofi" başlıklı yazısında, S. Ahmet Arvasî şöyle diyor:     " Görünen odur ki, bir san'at eserinde, san'atkârın imzasının yanında, içinde yaşadığı cemiyetin, tabiatın, zamanın ve mekânın da payı vardır. Bütün bunların yanında "güzel san'atların", içinde geliştiği vasata hâkim olan felsefî kanaatlerden, ideolojik akımlardan, din ve inançlardan da geniş mikyasta etkilendiğini belirtmekte fayda vardır.
      (Devamı yarın)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.