DEM-İ ZAMAN: ÖMRÜN NEFES NEFES TÜKENİŞİ...

Sami Kesmen

Eskilerin dilinde güzel bir kelime vardır. Dem; nefes demektir, an demektir, vakit demektir. Dem-i zaman ifadesini de zamanın bir anı, yaşanmakta olan vakit şeklinde anlamak mümkündür. Bu ifade önemli bir hakikati hatırlatır. Ömür, yıllardan önce anlardan, anlardan önce nefeslerden meydana gelir. İnsan yıllarını sayar ama nefeslerini sayamaz. Doğum günlerini kutlar fakat ömründen eksilen günlerin hesabını çoğu zaman yapamaz. Yaşının büyümesini sevinçle karşılar ancak kalan ömrünün küçüldüğünü düşünmek istemez. Oysa ilerleyen yaş, azalan zamanın habercisidir. Zaman; insanın sahip olduğu en kıymetli ama biriktiremediği tek sermayedir. Para kaybedilir, yeniden kazanılabilir. Mal mülk elden çıkar, tekrar elde edilebilir. Makam kaybedilir, yeniden ulaşılabilir. Fakat geçen bir saniyeyi bütün dünya serveti ortaya konsa geri gelmez. Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah, Asr suresinde zamana yemin ederek insanın hüsran içinde bulunduğunu bildirir. Ardından iman edenleri, salih amel işleyenleri, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenleri bu hüsrandan istisna tutar. Burada dikkat çekici olan husus; insanın kurtuluşunun yalnızca zamanın geçmesine değil, zamanın nasıl değerlendirildiğine bağlanmış olmasıdır.

İnsanı kurtaran uzun yaşaması değil, yaşadığı zamanı anlamlı hâle getirmesidir. Nice insanlar vardır, uzun yıllar yaşamış fakat geride hayırlı bir iz bırakamamıştır. Nice insanlar da vardır ki, kısa ömürlerine büyük iyilikler, güzel hizmetler ve unutulmaz eserler sığdırmıştır. Ömrün değeri uzunluğunda değil, içinin neyle doldurulduğundadır. Tasavvuf geleneğinde kullanılan ibnü'l-vakt yani vaktin çocuğu olmak anlayışı; insanın içinde bulunduğu anın sorumluluğunu kavramasını ifade eder. Dün geçmiştir, yarın ise henüz gelmemiştir. İnsanın elinde bulunan gerçek imkân, yaşadığı andır. Bu anlayış, geçmişi unutmak veya geleceği düşünmemek değildir. Geçmişten ibret almak, gelecek için tedbir almak gerekir. Asıl mesele, geçmişin pişmanlığıyla bugünü tüketmemek ve geleceğin endişesiyle bugünün sorumluluklarını ihmal etmemektir.

İnsan bazen geçmişin hatıralarında yaşar, bazen geleceğin hayalleriyle oyalanır. Bu iki zaman arasında gidip gelirken elindeki bugünü kaybeder. Hâlbuki dünün muhasebesi yapılmalı, yarının hazırlığı görülmeli, bugünün hakkı verilmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanların çoğunun kıymetini bilmediği iki nimetin sağlık ve boş vakit olduğunu bildirmiştir. (Buhârî) Bu hadis, insan hayatının iki büyük sermayesine dikkat çekmektedir. Sağlık; hayatı değerlendirme gücü, zaman ise; bu gücün kullanılacağı imkândır. Sağlığı olup zamanı değerlendiremeyen de, zaman bulup sağlığını kaybeden de, bu nimetlerin değerini daha iyi anlar. Maalesef insan, sahip olduğu nimetlerin kıymetini çoğu zaman onları kaybettikten sonra fark eder.

Sağlıklıyken hastalığı, gençken ihtiyarlığı, hayattayken ölümü kendisine uzak görür. Hâlbuki ölüm, yalnızca yaşlıların karşılaşacağı bir hadise değildir. Her yaşın ölümü, her nefesin son olma ihtimali vardır.Ölümün ne zaman geleceğini bilmemek, hayatın her anını sorumlulukla yaşamak için yeterli bir sebeptir. İnsanın en büyük yanılgılarından biri zamanı öldürdüğünü zannetmesidir. Saatlerce faydasız işlerle uğraşır, günlerini anlamsız meşguliyetlerle geçirir ve ardından, "Biraz zaman öldürdüm." der. Oysa zaman öldürülemez. Zaman akıp giderken insan kendi ömür sermayesini tüketir. Başka bir ifadeyle, insan zamanı öldüremez; zamanın içinde kendisine verilen yaşama imkânını tüketir. Bir başka yanılgı da her şeyi yarına ertelemektir. Tövbe yarına, ibadet yaşlılığa, iyilik fırsat bulmaya, gönül almak uygun zamana bırakılır. İnsan, sanki yarının kendisine kesin olarak verileceğini düşünür. Hâlbuki yarın bir vaat değil, ihtimaldir. Bugün özür dileme imkânı bulunan insan, yarın o kişiyi hayatta bulamayabilir. Bugün anne babasının gönlünü alabilecek durumda olan kimse, yarın onların mezarı başında pişmanlık yaşayabilir. Bugün iyilik yapabilecek gücü bulunan insan, yarın o imkândan mahrum kalabilir.

İyiliğin zamanı, imkânın bulunduğu zamandır. Tövbenin zamanı, hatanın fark edildiği andır. Sevginin zamanı, sevilenlerin hayatta olduğu gündür. İbadetin zamanı ise kulluk sorumluluğunun devam ettiği bütün ömürdür. Kur'an-ı Kerim, Münâfikûn suresinin 10 ve 11. ayetlerinde, ölüm gelmeden önce insanın kendisine verilen rızıktan infak etmesini öğütler. Ölüm gelip çattığında ise insanın kısa bir süre daha istemesinden ve hayırlı işler yapmayı arzulamasından söz eder. Ancak belirlenen ecel geldiğinde artık erteleme imkânı kalmaz. Bu ilahî ikaz, insanın zaman karşısındaki çaresizliğini ve sorumluluğunu birlikte ortaya koymaktadır. Çünkü ölüm geldiğinde insanın en büyük arzusu daha fazla servet, daha yüksek makam veya daha büyük şöhret olmayacaktır. Kur'an'ın dikkat çektiği pişmanlık, hayırlı işler yapabilmek için biraz daha zaman bulamamanın pişmanlığıdır. Hayatın sonunda en kıymetli şeyin zaman olduğunu anlayan insan, bu hakikati hayatın başında kavrayabilse, bir çok pişmanlıklar yaşanmayacaktır.

Zamanın bir de ahlâkî boyutu vardır. İnsan yalnızca kendi zamanından değil, başkalarının zamanına karşı gösterdiği saygıdan da sorumludur. Verdiği sözü tutmayan, insanları gereksiz yere bekleten, boş tartışmalarla meşgul eden, faydasız konuşmalarla başkalarının vaktini tüketen kimse, onların hayatından geri getirilmesi mümkün olmayan bir parçayı almış olur. Bu bakımdan zaman israfı yalnızca kişisel bir kayıp değildir; başkalarının hakkına dokunduğunda ahlâkî bir sorumluluğa da dönüşür. Dem bu demdir. Vakit bu vakittir. Ömür ise tekrar edilmeyen bir imtihandır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.