DAVET VE İKRAM...

Sami Kesmen

İnsan bazen bir sofraya değil, bir gönle davet edilir. Önüne konulan yemeğin ne olduğundan çok, kendisine açılan kapıyı, gösterilen güler yüzü ve “Seni aramızda görmek istedik” cümlesini hatırlar. Davet; sadece bir yere çağırmak değil, insana “Sen bizim için değerlisin” demektir. İkram ise sadece karın doyurmak değil, gönül doyurmaktır. Belki bunun içindir ki yıllar geçer, sofrada ne yediğimizi unuturuz ama bizi nasıl karşıladıklarını unutmayız. İslâm medeniyetinde sofra, sadece yemek yenilen bir yer değildir. Sofra; kardeşliğin kurulduğu, küskünlüklerin eritildiği, yabancıların yakın olduğu, fakirin zenginle aynı lokmaya el uzattığı bir gönül meclisidir. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim’in misafirlerini anlatırken onun ikram ahlâkına özellikle dikkat çeker. Tanımadığı misafirler yanına geldiğinde onları sorguya çekmek yerine sessizce ailesinin yanına gider ve semiz bir buzağı getirerek önlerine koyar. Sonra da büyük bir nezaketle, “Yemez misiniz?” der. (Zâriyât, 24-27) İbrahimî ahlâkın sofrasında önce kimlik sorulmaz, önce ikram edilir.

Peygamber Efendimiz’in Medine’sinde ikram, bazen eldekinin paylaşılması değil, kendinden vazgeçebilmenin adı olmuştur. Aç bir adam Resûlullah’ın huzuruna geldiğinde Efendimiz onu doyuracak bir şey aradı. Evlerinde yiyecek bulunamayınca Ensar’dan bir sahâbî misafiri evine götürdü. Evde yalnızca çocuklara yetecek kadar yemek vardı. Çocuklar uyutuldu, kandil söndürüldü, ev sahibi ve hanımı karanlıkta yiyormuş gibi yaptılar, yemeği misafire bıraktılar. Sabah olduğunda Resûlullah onların bu davranışından Allah’ın razı olduğunu haber verdi. Bu hâdise, Haşr sûresindeki şu büyük ahlâkı hatırlatır; “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 9) İşte ikram budur. Fazlayı vermek güzeldir, fakat azını paylaşmak daha derindir. Tokken aç olanı doyurmak iyiliktir, kendin açken başkasının doymasından huzur duyabilmek ise "îsâr"dır. Medine’yi Medine yapan biraz da bu ruhtur. Muhacir Mekke’den malını, mülkünü bırakıp geldi, Ensar ise evinin kapısını, sofrasını ve gönlünü açtı. Kardeşlik sadece sözle kurulmadı; ekmek bölüşüldü, ev bölüşüldü, imkân bölüşüldü, hayat bölüşüldü. Resûlullah’ın hayatında da davet küçümsenmemiştir. O, insanların sosyal durumlarına göre sofraları ayırmamış, fakirin davetini değersiz görmemiştir. Davetin değeri sofranın zenginliğinde değil, davet eden gönlün samimiyetindedir. Bazen mütevazı bir çorba, gösterişli bir ziyafetten daha kıymetlidir. Yemeğin lezzetini malzeme, sofranın lezzetini muhabbet belirler.

Modern hayat, sofralarımızı büyütürken bazen gönüllerimizi küçülttü. Evler güzelleşti ama kapılarımız daha az çalınır oldu. Yemek çeşitleri arttı ama beraber yemek yediğimiz insanlar azaldı. Misafir ağırlamak zahmet, davete gitmek külfet, hâl hatır sormak vakit kaybı gibi görülmeye başlandı. Oysa insanın insana ihtiyacı hiçbir çağda ortadan kalkmadı. Belki bugün insanların en büyük açlığı ekmek açlığından önce hatırlanmak, aranmak, davet edilmek ve değer görmek açlığıdır.
Bir insanı sofranıza çağırdığınızda bazen onun yalnızlığını bilmezsiniz. Önüne koyduğunuz bir tabak yemeğin yanında ona verdiğiniz değerin, belki günlerdir taşıdığı bir kırgınlığa merhem olduğunu fark etmezsiniz. Kapıda karşılayıp “Hoş geldin” demeniz, ayrılırken “Yine bekleriz” diye uğurlamanız, sizin için sıradan birkaç kelime olabilir; fakat gönlü yorgun bir insan için bunlar unutulmayacak hatıralara dönüşebilir.

İkramın büyüğü küçüğü de yoktur. Bir bardak su ikramdır. Bir fincan çay ikramdır. Yolcuya gölge göstermek, yaşlıya yer vermek, misafire güler yüz göstermek de ikramdır. Hatta bazen insana verebileceğimiz en güzel ikram, onu dikkatle dinlemek ve gönlüne dokunacak güzel bir söz söylemektir. Her açlık mideye ait değildir. Midenin ekmeğe ihtiyacı olduğu gibi, gönlün de ilgiye, muhabbete ve hatırlanmaya ihtiyacı vardır. Davetin de ikramın da bir edebi vardır. Davet eden gösteriş yapmamalı, ikramını başa kakmamalıdır. Davet edilen de sofranın kusurunu aramamalı, ev sahibini imkânlarının ötesinde bir külfete sokmamalıdır. Sofranın bereketi çeşitlerin çokluğunda değil, niyetin güzelliğindedir. Bir tas çorbanın etrafında samimiyet varsa orası zengin bir sofradır; onlarca çeşit yemeğin bulunduğu yerde gösteriş ve kibir varsa orada karın doyar ama gönül aç kalabilir.

Bir de davet edilmeyenlerin kırgınlığı vardır. İnsan her davete çağrılmak zorunda değildir; fakat sürekli hatırlanmamak, çevresindeki herkes çağrılırken yok sayılmak gönülde iz bırakabilir. Bu sebeple davet listesi hazırlarken bile insanın kalbini hesaba katmak gerekir. Çünkü mümin, sadece söylediği sözden değil, oluşturduğu duygudan da sorumluluk hisseder. Bazen sofrada bir sandalye daha açmak, bir gönlün kırılmasını önler. Hayat sandığımızdan kısadır. Bugün soframızın başında oturan nice insan yarın yalnızca hatıralarımızda kalacaktır. Annemizin hazırladığı yemeği, babamızın “Biraz daha ye” deyişini, dostumuzun önümüze uzattığı çayı bir gün özleyebiliriz. Bu sebeple davetleri küçümsememek, sofraları ertelememek, sevdiklerimize kapılarımızı ve gönüllerimizi açık tutmak gerekir.

Bazı insanlar hayatımızdan giderken geriye büyük cümleler bırakmazlar. Bir çay bardağı, bölüşülen bir ekmek, uzatılan bir tabak ve samimi bir “Hoş geldin” kalır. İnsanın dünyadan götüremediği sofralarından, âhirete götürebileceği şey; o sofralarda doyurduğu karınlar, sevindirdiği gönüller ve Allah rızası için yaptığı ikramlardır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.