Çomak!

Anneannemlere her gittiğimde bir garip olurum. Hemen karşımızda oturmalarına rağmen pek az giderim. Sebebini bilmiyorum, ama orada rutinliklerin birbirini kovalamasından olsa gerek diye düşünüyorum. Evde iki kişi yaşıyor. Hakikaten de evde yaşıyorlar.

İkilinin, birisi otistik bir dayı – “fazla yaşamaz bunlar” dediler ama 40"ı geçti yaşı her nasılsa - , diğeri de 80 yaşında, çok az duyan ve ağız okuması ile iletişimini asgari seviyede olsa da kurabilen bir anneanne.

Bundan 40 sene önce, civarda kimsecikler yokken, henüz imar dahi uğramamış olup kumsallar yok edilmemişken, evin nüfusu 9 kişiymiş. Sonra kadınlar erkenden evlendirilmiş, erkekler de “adam”!!! olup – ki iş sahibi olmak ile yakın anlamlı kullanılıyor bu çevrede – “soylarını sürdürmenin şanını” yaşayacakları bir kadın ile çeşitli biçimlerde evlenmişler – kimi görücü, kimi hamam, kimi komşu kızı… - Sonra bir dönem geliyor, orada başlayan seri ölümler evin nüfusunu kısa zamanda 2"ye indiriyor. Tabi akıllarda soru işaretleri…

Senaryoya bak! Yıllardır masum görünen yaşlı, sessiz ve mülayim kadın - anneanne - aslında bir ölüm makinesi. Freddy"nin kuzeni!

Her nasılsa bu tip filmler hala korkutmayı başarır insanları. Bu yaşananlardan da aynı şekilde bir film çıkabilir de, benden çıkmaz sanırım. Ama filmin tüm heyecanını kaçıran ukala bir eleştirmen edasıyla, pörtlek gözlerime iyice yukarıdan baktırarak bu ölümlerin esrarengiz bir tarafının olmadığını, hepsinin kanserden öldüğünü ve bunun kökünün de Çernobil kazasında ve devletin kaza sonrasındaki inkâr politikasında aramak gerektiğini söyleyebilirim.

Böylelikle bakanın içtiği çaya, okullara “bedava” dağıtılan fındıklara ve onların ne idüğü belirsiz yağlarına çomak sokmuş olurum. Çomak kirletmez, en azından, etkisi, devede kulak, derin devlette “Ergenekon” kalır. Sonra bizim çomak mevzu-u bahis olur, radyasyon unutulur. Hatta olanların faturası çomakçılara kesilir. Neyin faturası? Radyasyonun faturası. Radyasyonun faturası mı olur, zaten zararlı?

Fındığı yedin, radyasyonu da yedin. Bedelsiz bir şey kaldı mı? Hatta oradan biri çıkıp, “bunu bulamayan da var“ diyebilir. Zaten yılların vazgeçilmez tesellisidir alttaki ile mutlu olmak.

“Sen ne anlatıyorsun kardeşim, karma karışık yazmışsın” demeyin diye somut bir yere bağlıyorum konuyu:

22 Aralık 2006"da Sinop"ta nükleer santralin kurulmasını istemeyen NKP (Nükleer Karşıtı Platform) üyelerine, yaptıkları protesto yürüyüşü sebebiyle 100"er YTL para cezası verilmişti. Suçları ne? Yolu tıkamak. Sizin suçunuz ne? Bizim solunum yollarımızı tıkayacak nükleer santrallerin “babalarını” korumak. O zaman, yaptığınız şeyin karşılığı suçu ve suçluyu korumak. Bu nasıl hak, nasıl hukuk?

Yine geçtiğimiz haftalarda, “ultra çevreci” başbakanın verdiği gazla, valilik önünde “pasif eylem” yapan, çoğu ülke dışından gelen çevreci bir grup, yaka-paça gözaltına alınıp 125"er YTL para cezasına çarptırıldı. Sonra kampları dağıtıldı.

Belki hatırlarsınız, geçen sene “öğrenci postası”yla kampa gelen üniversite öğrencileri de polisler tarafından sürekli rahatsız edilmişti; hatta sonra, emniyetin gönderdiği “gizli” ibareli yazılarla üniversiteleri tarafından soruşturma bile açılmıştı haklarında.

Şimdi bu radyasyonun faturası kime kesilmiş oldu? Çomak sokanlara. Yalnız çomak sokanlara mı? Hayır. Asıl kahramanımız olan anneanneye de kesildi. Yakınlarını kaybetti. Bahçesindeki ürün sağlıksızlaştı… Fakat o ne bu satırların farkında, ne de yazanların ne anlama geldiğinin. O zaman neye yarıyor bu kadar satır, karalama?