Mescide giren insan, aslında bir binaya değil, bir huzur iklimine adım atar. Kapının eşiği sadece taş ve ahşaptan ibaret değildir; o eşik, dünyanın gürültüsünden kalbin sükûnetine geçiş çizgisidir. Dışarıda herkes kendi ismi, mesleği, makamı ve yükleriyle yürürken; mescidin içine giren herkes sadece “kul” olur. Ayakkabılar kapıda çıkarılır, ama aslında çıkarılan sadece ayakkabı değildir; kibir çıkarılır, gösteriş çıkarılır, dünya çıkarılır. İnsan mescide ayaklarıyla girer, ama ruhuyla secdeye varır.
Mescidin kendine has bir kokusu vardır. Bu koku bazen halının liflerinden yükselen sabırdır, bazen yaşlı bir adamın sessiz tesbihidir, bazen de genç bir kalbin yeni yeni tanıştığı secdenin mahcubiyetidir. O kokunun içinde zaman yavaşlar. Dünya hızla akarken mescidin içinde zaman durur gibi olur. Çünkü mescid, dünyanın hızına değil, kalbin ritmine göre işler. Orada saatler değil, secdeler ölçüdür. Orada konuşmalar değil, susuşlar değerlidir. Çünkü mescidin dili sessizliktir, sesi huzurdur.
Cemaat ise mescidin kalbidir. Tek başına kılınan namaz bir kandil gibidir; cemaatle kılınan namaz ise bir yıldız kümesi. Tek başına secde eden insan Allah’a yönelir; cemaatle secde edenler ise Allah’a birlikte yönelmenin bereketini yaşar. Omuz omuza durmak sadece fiziksel bir yakınlık değildir; o, kalplerin hizaya gelmesidir. Zengin ile fakirin, güçlü ile zayıfın, genç ile yaşlının aynı safta durması; dünyanın en sessiz ama en güçlü eşitlik ilanıdır. Hiç kimse diğerinden önde değildir, herkes aynı Rabbin huzurundadır.
Cemaat ruhu; bireysel yalnızlığı tedavi eden ilahî bir merhemdir. İnsan bazen kalabalıklar içinde yalnız kalır ama mescidde yalnız bile olsa yalnız değildir. Çünkü o mekân; secde edenlerin hatırasıyla doludur. Orada geçmişin duaları, bugünün gözyaşları ve geleceğin umutları iç içe geçmiştir. Bir insanın kalbi kırık olabilir, ruhu yorgun olabilir, zihni dağınık olabilir ama cemaatin içinde durduğunda, o kırıklık yavaş yavaş onarılır. Çünkü cemaat; kalplerin birbirine görünmeden destek verdiği görünmez bir dayanışmadır.
Mescidde saf tutan insanlar birbirlerinin hayatını bilmezler. Kimin hangi acıyı taşıdığını, kimin hangi yükle secdeye vardığını kimse bilmez. Ama herkes aynı kelimeleri söyler: “Allahu Ekber.” Bu söz sadece bir başlangıç değildir, bu söz; dünyanın bütün yüklerinden daha büyük olan bir hakikatin ilanıdır. İnsan o sözle birlikte kendi küçüklüğünü ve Allah’ın büyüklüğünü hatırlar. İşte bu hatırlayış; mescid atmosferinin özüdür.
Mescid; sadece namaz kılınan bir yer değildir. Mescid; insanın kendini yeniden bulduğu yerdir. Orada insan, dünyanın verdiği kimlikleri bırakır ve gerçek kimliğini hatırlar: kul olmak. Çünkü dünya insanı, sürekli bir şeyler olmaya zorlar; "güçlü ol, zengin ol, başarılı ol" diye fısıldar, tahrik eder. Ama mescid insana sadece şunu söyler; kul ol. Ve insan, en çok kul olduğunu hatırladığında huzur bulur.
Cemaat ruhu ise; bu kulluğun birlikte yaşanmasıdır. Aynı anda eğilmek, aynı anda secde etmek, aynı anda selam vermek; huzurdur. Bu; görünürde basit bir hareket uyumudur. Ama gerçekte bu; kalplerin aynı hakikate teslim oluşudur. İnsan cemaatin içinde kendi yalnızlığının aslında bir yanlış algı olduğunu fark eder. Çünkü aynı Rabbe yönelen kalpler, görünmez bir bağ ile birbirine bağlıdır.
Mescidden çıkan insan, aslında aynı insan değildir. Dışarıya çıkan beden aynıdır, ama kalp değişmiştir. Biraz daha yumuşamış, biraz daha arınmış, biraz daha hafiflemiştir. Çünkü secde, insanın yükünü alan en büyük sığınaktır. Cemaat ise o sığınağın içinde yalnız olmadığını hatırlatan en büyük tesellidir.
Mescid atmosferi, dünyanın sertliğine karşı kalbin yumuşadığı yerdir. Cemaat ruhu ise insanın kendini yeniden insan hissettiği yerdir. Orada kimse kimseye üstün değildir, ama herkes Allah’a yakındır. Orada sesler azalır, kalpler konuşur. Orada dünya susar, ruh konuşur. İnsan, secdeden kalktığında sadece doğrulmaz, aynı zamanda yeniden doğar.
Ramazan vesilesiyle; camii atmosferi yeni bir cemaat oluşturur. Bu cemaat; beden yakınlaşmasından çok ruhların aynı düzlemde buluşmasıdır.