Bazen hayatımızda büyük bir değişiklik olduğunu anlamamız için bir şeylerin yıkılması ya da yeniden yapılması gerekmiyor. Bazı değişimler sessizce geliyor. Önce küçük bir kolaylık olarak hayatımıza giriyor, sonra alışkanlığımız oluyor. Bir süre sonra da onsuz nasıl yaşadığımızı hatırlayamıyoruz.
Sanırım son yıllarda hepimizin başına gelen biraz da bu.
Eskiden bir yere gitmek için yolu sorardık. Şimdi elimizdeki küçük ekrana bakıp nereye döneceğimizi biliyoruz. Birini merak ettiğimizde arşivlere, ansiklopedilere, kitaplara bakardık. Şimdi birkaç saniye içinde önümüzde binlerce cevap beliriyor. Uzakta yaşayan bir yakınımızın sesini duymak için günlerce beklemek bir yana, artık yüzünü de aynı anda görebiliyoruz.
Bütün bunlar o kadar sıradanlaştı ki bazen ne kadar büyük bir değişimin içinde olduğumuzu unutuyoruz.
Aslında mesele yalnızca makinelerin daha hızlı çalışması değil. Mesele, bizim de onlarla birlikte değişmemiz.
Çocukken bir şeyin cevabını bulamadığımızda biraz beklerdik. Belki bir büyüğümüze sorar, belki kütüphaneye gider, belki de cevabı hiç öğrenmeden hayatımıza devam ederdik. Şimdi ise beklemek bize zor geliyor. Bir şey birkaç saniyede gerçekleşmiyorsa sanki bir problem varmış gibi hissediyoruz.
Belki de zamanla olan ilişkimiz değişti.
Eskiden zamanın geçmesini beklerdik. Şimdi zamanı hızlandırmaya çalışıyoruz.
Bir kahvenin hazırlanmasını, bir haberin gelmesini, bir fotoğrafın yüklenmesini, bir mesajın cevaplanmasını... Her şey biraz daha hızlı olsun istiyoruz.
Fakat insanın kalbi aynı hızda yaşamıyor.
Bunu bazen unutuyoruz.
Dünyanın bir ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz ama yanımızdaki insanın ne hissettiğini anlamak için hâlâ oturup dinlememiz gerekiyor. Bir bilgiye anında ulaşabiliyoruz ama o bilginin bizim için ne anlam ifade ettiğini anlamak yine zaman istiyor.
Belki de asıl mesele tam burada başlıyor.
Çünkü elimizde ne kadar çok imkân olursa olsun, insan olmanın bazı tarafları değişmiyor.
Bir annenin çocuğunu merak etmesi, bir babanın eve geç kalan evladını beklemesi, eski bir arkadaşın yıllar sonra hatırlanması, bir şarkının insana geçmişten bir anı getirmesi... Bunların hızlandırılacak bir tarafı yok.
Hayatın bazı şeyleri hâlâ beklemeyi seviyor.
Bunu teknolojiyle kavga ederek söylemiyorum. Tam tersine, hayatımızı kolaylaştıran her yeniliğin kıymetini bilmek gerekiyor. Bugün işlerimizi daha hızlı yapabiliyor, bilgiye daha kolay ulaşabiliyor, birbirimize daha çabuk ulaşabiliyoruz. Eskiden saatler, günler süren işler artık dakikalar içinde tamamlanabiliyor.
Bunların hepsi güzel.
Ama insanın eline yeni bir imkân geçtiğinde, beraberinde yeni bir sorumluluk da geliyor.
Neyi kolaylaştırdığımız kadar, neyi kaybettiğimize de bakmamız gerekiyor.
Çünkü bazen kolaylık, fark etmeden alışkanlığa dönüşüyor.
Sonra bir bakıyoruz, bir yere giderken çevremize bakmayı bırakmışız. Bir sofrada telefonlara dalmışız. Bir sohbetin ortasında başka bir ekrana geçiyoruz. Bir anı yaşamak yerine onu kaydetmeye çalışıyoruz.
Sanki yaşamakla hatırlamak arasında bir yarış varmış gibi...
Oysa bazı anların fotoğrafı çekilmese de olur.
Bazı konuşmalar kaydedilmese de hatırlanır.
Bazı güzel günlerin kanıtı olmak zorunda değildir.
Belki de önümüzdeki yılların en büyük meselesi, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarımızın arasında kendimizi kaybetmemek olacak.
Çünkü değişen yalnızca etrafımızdaki dünya değil. Biz de değişiyoruz.
Düşünme biçimimiz, çalışma şeklimiz, iletişimimiz, hatta sabrımız bile bundan payını alıyor.
Bugün bize şaşırtıcı gelen şeyler, yarın çocukların hayatında sıradan olacak. Onlar bizim şaşırdığımız gelişmelere belki de hiç şaşırmayacak. Tıpkı bizim, çocukluğumuzdaki bazı şeyleri bugün hatırlarken "Bunlarla nasıl yapıyormuşuz?" diye düşünmemiz gibi.
Zaman böyle.
Bir gün alışılmadık olan, ertesi gün hayatın kendisi oluyor.
Belki bu yüzden değişimden korkmak yerine onunla birlikte yürümeyi öğrenmek gerekiyor. Ama yürürken arada bir durup arkamıza bakmayı da unutmamak şart.
Çünkü insan, nereden geldiğini unutursa nereye gittiğini de anlamakta zorlanıyor.
Dünyanın daha hızlı olduğu bir dönemde belki bize biraz yavaşlamak düşüyor.
Bir sohbeti bölmeden dinlemek...
Bir çocuğun anlattığı küçük bir şeyi gerçekten önemsemek...
Bir dostla telefona bakmadan oturmak...
Bazen hiçbir şey yapmadan gökyüzünü seyretmek...
Bunlar artık basit şeyler gibi görünüyor olabilir. Ama belki de gelecekte en çok ihtiyaç duyacağımız şeyler tam da bunlar olacak.
Her şey değişebilir.
Cihazlar, alışkanlıklar, çalışma biçimleri, şehirler, hatta dünyaya bakışımız...
Ama insanın insana duyduğu ihtiyaç kolay kolay değişmeyecek.
Belki yarının dünyasında çok daha hızlı yaşayacağız. Belki bugün hayal bile edemediğimiz şeyler hayatımızın sıradan bir parçası olacak.
Ama umarım o gün geldiğinde hâlâ birinin gözünün içine bakıp "Nasılsın?" diye sorabilecek kadar vaktimiz olur.
Ve daha önemlisi...
Cevabını gerçekten dinleyecek kadar da sabrımız.