Bazı günler vardır, daha sabah gözümüzü açar açmaz akşamın telaşına düşeriz. Gözümüzü açarız ama sanki güne başlamadan yorulmuşuzdur. Yapılacaklar çoktur, zaman az. Aklımızda onlarca düşünce, yetişmemiz gereken yerler, verilmesi gereken cevaplar, ertelenmiş işler… Daha birine el atmadan ötekinin ağırlığı çöker omuzlarımıza.
Gün başlar ama sanki biz çoktan geride kalmışızdır.
Bir kahveyi bile sıcağı sıcağına içemediğimiz zamanlar vardır. Tam oturup iki dakika soluklanacakken telefon çalar, bir mesaj düşer, bir iş araya girer. Bir yere yetişmeye çalışırken başka bir şey aklımıza takılır. Tam bir işi bitirdik derken yenisi kapıda bekler. Günün içinde sürekli bir yerlere yetişir, bir şeyleri tamamlamaya çalışırız. Ama ne hikmetse yapılacakların sonu bir türlü gelmez.
Bazen kendimize bile söz veririz. "Bugün biraz erken bitireceğim, kendime vakit ayıracağım" deriz. Akşam olur, o söz yine yarına kalır. Bir bakmışız, kendimize ayıracağımız zaman da yapılacak işler listesinin en altına sıkışıp kalmış.
İnsan bazen en çok kendine geç kalıyor.
Akşam olduğunda dönüp güne bakarsın. Bir sürü şey yapmışsındır belki ama sanki hiçbir şey tamamlanmamıştır. Koşturmuş, konuşmuş, düşünmüş, bir yerlere yetişmişsindir. Birilerinin işini kolaylaştırmış, birilerinin sorusuna cevap vermiş, birilerinin beklentisini karşılamışsındır. Ama kendine geldiğinde elinde koca bir yorgunluktan başka pek bir şey kalmamıştır.
Üstelik kimse fark etmez bu yorgunluğu. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. İşler yürür, hayat devam eder, sen de gülümsemeye çalışırsın. Oysa bazen insanın tek istediği, hiçbir yere yetişmek zorunda kalmadan bir köşeye çekilmektir. Ne telefonun çalması, ne birilerinin bir şey beklemesi, ne de aklının sürekli başka bir yerde olması…
Sadece biraz durmak.
Belki de en çok bunu unutuyoruz. Durmanın da bir ihtiyaç olduğunu, her şeye hemen cevap vermek zorunda olmadığımızı, her işi aynı gün bitiremeyeceğimizi… Kendimize karşı bile acımasız davranıyoruz. Yetişemediğimiz her şey için kendimizi suçluyor, eksik kalan her işin hesabını yine kendimize soruyoruz.
Oysa hayat bir yarış değil. Herkesin temposu, yükü, telaşı başka. Kiminin günü bir telefonla bölünüyor, kiminin aklı bin parçaya ayrılıyor. Kiminin yetiştirmesi gereken işleri, kiminin içinde taşıdığı ve kimseye anlatmadığı meseleleri var. Bazen de insanın yorgunluğu yaptığı işlerden değil, sürekli bir şeyleri düşünmek zorunda kalmasından geliyor.
Belki de mesele zamanın yetmemesi değildir. Her şeye yetişmeye çalışırken kendimizi listenin en sonuna yazmamızdır.
Hep bir sonraki işi, bir sonraki günü, bir sonraki fırsatı bekliyoruz. Birazdan dinlenirim, şunu da halledeyim, bunu da aradan çıkarayım diyoruz. Fakat o birazdan bir türlü gelmiyor. Yarınlar da bugünün telaşına benziyor. Bir bakıyoruz, günler geçmiş; kendimize ayıracağımız o küçücük zaman yine bir türlü bulunamamış.
Hayatın en tuhaf tarafı da bu galiba… Her şeye yetişmeye çalışırken hayatın kendisini kaçırabiliyoruz. Bir dostla uzun uzun sohbet etmeyi, pencereden dışarıyı seyretmeyi, sevdiğimiz bir şarkıyı sonuna kadar dinlemeyi, hiçbir şey düşünmeden oturabilmeyi bile erteliyoruz.
Oysa insanın bazen hiçbir şey yapmadığı bir güne de ihtiyacı var. Kimseye yetişmediği, hiçbir şeyi yetiştirmeye çalışmadığı, saatin kaç olduğuna bakmadığı bir güne…
Bugün yine yapılacaklar kaldıysa kalsın. Bir telefon biraz geç açılsın, bir iş yarına sarksın, bir plan ertelensin. Herkesin her beklentisini aynı anda karşılamak zorunda değiliz. Her şeye yetişememek dünyanın sonu değil. Dünya, bizim biraz yavaşladığımızı fark etti diye dönmekten vazgeçmeyecek.
Belki de kendimize biraz anlayış göstermenin zamanı gelmiştir. Başkalarına gösterdiğimiz sabrın azıcığını kendimizden de esirgemesek fena mı olur?
Bazen yetişememek de hayatın içindedir. Bazen yarım kalan işler, tamamlanmayı bekleyen cümleler, ertelenen planlar olur. Her şeyin bir vakti vardır ama insanın kendine ayıracağı vaktin de bir gün mutlaka gelmesi gerekir.
Ve belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, bir gün olsun hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yaşayabilmektir.
Çünkü günün sonunda tamamlanmamış işler değil, kendimize ayıramadığımız zamanlar yoruyor bizi.
Bir de şu var; gün biter, işler yine kalır. Ama bizden eksilen zamanın telafisi her zaman mümkün olmaz.
Belki de artık biraz da hayata yetişmeyi değil, hayatı yaşamayı denemeliyiz.