Hayatımızın büyük kısmı bekleyerek geçiyor.
Çocukken büyümeyi bekliyoruz. Okuldayken yaz tatilini. Askere giden terhisi, öğrenci mezun olmayı, çalışan maaş gününü. Birileri sevgiliyi bekliyor, birileri emekliliği. Sürekli bir sonraki durağa gözümüz dikilmiş halde yaşıyoruz.
Garip olan şu ki, beklediğimiz şey geldiğinde de pek bir şey değişmiyor.
Yeni alınan telefon birkaç hafta sonra sıradanlaşıyor. Aylarca hayali kurulan tatil birkaç gün içinde bitiyor. Uğruna uykular kaçırılan hedefe ulaşıldığında insanın içinde oluşan boşluk bazen hedefe ulaşamamanın yarattığı boşluktan daha büyük oluyor.
Belki de sorun hedeflerde değil.
Belki de insan, hayatı yaşayacağı yer olarak değil de ulaşacağı bir nokta olarak görüyor.
Bu yüzden birçok kişi sürekli hazırlanıyor ama bir türlü yaşamaya başlayamıyor. Daha iyi bir iş bulunca yaşayacak. Biraz daha para kazanınca yaşayacak. Şu sorun çözülünce yaşayacak. Şu kişi hayatına girince yaşayacak.
Fakat beklenen gün hiçbir zaman gelmiyor. Çünkü insanın zihni yeni bir hedef üretmekte çok başarılı.
Bir tepenin zirvesine çıkınca uzakta başka bir tepe beliriyor.
Belki de hayatın büyük trajedilerinden biri budur. Yol boyunca yürürken manzaraya bakmak yerine gözümüzü sürekli ufuktaki bir sonraki noktaya dikmemiz.
Oysa yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda hatırladığımız şeyler çoğu zaman hedefler olmuyor. Bir arkadaşla içilen çay, yağmurlu bir akşam, arabada dinlenen bir şarkı, yolda görülen bir manzara…
Yani beklerken harcadığımız zamanın kendisi.
Belki de insanın öğrenmesi gereken en zor şey şu:
Hayat, başlamasını beklediğimiz şey değildir.
Zaten olup biten şeydir.