Bazen hiç tanımadığın birinin yanında dinlenirsin

Semanur Öztürk

İnsan bazen günün bütün yorgunluğunu, hiç tanımadığı birinin anlattıklarında unutur.

Günün nasıl geçtiğini anlamadığımız zamanlar oluyor. Sabah bir telaşla başlıyor, gün boyu bir yerlere yetişmeye çalışıyor, insanlarla konuşuyor, işlerimizi hallediyor, kafamızın içinde binbir türlü düşünceyle akşamı buluyoruz. Sonra bir bakıyoruz, kendimize ayırdığımız zaman yine arada kaynamış. Oysa insanın bazen hiçbir şey yapmadan oturmaya, bir şeyleri yetiştirmeye çalışmadan nefes almaya, sadece kendisi olmaya ihtiyacı var.

İşte tam da böyle zamanlarda, hayatımıza hiç tanımadığımız insanlar giriyor. Bizi tanımıyorlar, nerede yaşadığımızı bilmiyorlar, o gün canımızı neyin sıktığından haberleri yok. Belki aynı sokaktan geçmedik, belki aynı şehirde bile yaşamadık. Ama bir şekilde günümüzün bir parçası oluyorlar. Bir video açıyoruz, karşımızda kendi halinde bir insan; gününü anlatıyor, başına gelenleri paylaşıyor, bazen gülüyor, bazen dert yanıyor, bazen de hiçbir olağanüstü şey yapmadan sıradan bir gün geçiriyor.

Biz de ekranın karşısında oturup onu izliyoruz.

Aslında mesele yalnızca izlemek değil. Bazen insanın aradığı şey, tam da o sıradanlığın kendisi oluyor.

Çünkü hayat zaten yeterince yorucu. Her gün bir şeyleri başarmak, bir yerlere gelmek, kendimizi geliştirmek, daha iyisini yapmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Herkesin bir hedefi, bir telaşı, bir yetişme çabası var. Böyle bir dünyanın içinde birinin çıkıp yalnızca gününü anlatması, mutfağında bir şeyler hazırlaması, yürüyüşe çıkması, arkadaşlarıyla gülmesi ya da evinde oturup başından geçenleri paylaşması insana iyi gelebiliyor.

İnsan bazen başkasının hayatını izlerken kendi hayatına da biraz uzaktan bakmayı öğreniyor.

Bir içerik üreticisinin anlattığı küçük bir olay, bizim de başımıza gelmiş bir şeyi hatırlatıyor. Onun güldüğü bir şeye biz de gülüyoruz. Bazen söylediği bir cümle, günlerdir içimizde dolaşan ama bir türlü anlatamadığımız bir duyguyu tarif ediyor. Bazen de ortada öyle derin bir mesele olmuyor. Sadece sesini duyuyor, anlattıklarını dinliyor ve bir süreliğine günlük hayatın ağırlığından uzaklaşıyoruz.

Belki de samimiyetin en güzel tarafı burada saklıdır. Büyük laflar etmeden, hayat dersi vermeden, her an mükemmel görünmeye çalışmadan bir başkasına eşlik edebilmek…

Zamanla bazı içerik üreticilerinin paylaşımlarını beklemeye başlıyoruz. Yeni bir video geldiğinde, sanki uzun zamandır görmediğimiz bir tanıdığımızdan haber almışız gibi seviniyoruz. Onların hayatında neler olup bittiğini merak ediyoruz. Bir önceki videoda anlattıkları bir olayın nasıl sonuçlandığını düşünüyoruz. Bazen bir şeyin devamını öğrenmek, bazen de yalnızca o tanıdık sesle birkaç dakika geçirmek istiyoruz.

İşin ilginç yanı, bütün bunları yaşarken karşımızdaki insanın bizi tanımadığını da biliyoruz.

Biz onun gününden haberdarız ama o bizim günümüzü bilmiyor. Biz onun hangi olayda güldüğünü, neye şaşırdığını, hangi konudan bahsettiğini hatırlıyoruz ama o gün bizim başımıza gelenleri bilmiyor. Aramızda tek taraflı bir tanışıklık var. Buna rağmen hissettiğimiz yakınlık bazen oldukça gerçek.

Bence bunda utanılacak, küçümsenecek bir taraf yok. İnsan, kendisine iyi gelen şeylere bağ kurar. Bir kitapta altını çizdiği cümleye, yıllar önce dinlediği bir şarkıya, her akşam oturduğu pencerenin önüne nasıl anlam yüklüyorsa, kendisine eşlik eden bir insana da öyle anlam yükleyebilir.

Yeter ki bu yakınlığın ne olduğunu unutmayalım.

Çünkü ekranda gördüğümüz hayat, hayatın tamamı değil. Bir insanın paylaştığı birkaç dakika, onun bütün gününü anlatmıyor. Gördüğümüz gülümsemenin arkasında nasıl bir yorgunluk olduğunu, kamerayı kapattıktan sonra neler yaşadığını bilemiyoruz. Herkesin kendine sakladığı bir tarafı var. Belki de olması gereken de bu. Her şeyin herkes tarafından bilinmesi gerekmiyor.

Bazen içerik üreticilerini izlerken bunu unutuyoruz. Onları uzun zamandır tanıyormuşuz gibi hissediyor, anlattıkları her şeyin içinde kendimize bir yer buluyoruz. Bir süre sonra sanki onlardan biriymişiz gibi düşünüyoruz. Oysa kurduğumuz bağın sıcaklığı ne kadar gerçek olursa olsun, ilişkinin sınırlarını bilmek de önemli. Bir insanı sevmek, onu her an takip etmek zorunda olmak demek değil. Onun hayatını merak etmek, kendi hayatımızı ihmal etmemizi gerektirmiyor.

Asıl güzel olan, birini izledikten sonra kendi hayatımıza biraz daha iyi hissederek dönebilmek.

Düşünsenize, zor bir gün geçirmişsiniz. Kimseye anlatmak istemediğiniz şeyler var. Belki bir arkadaşınızı arayacak hâliniz yok, belki konuşacak gücü kendinizde bulamıyorsunuz. Sessizce oturup bir video açıyorsunuz. Karşınızdaki kişi günlük hayatından bahsediyor. Bir şey anlatırken gülüyor, küçük bir aksilikten söz ediyor, sonra başka bir konuya geçiyor. Siz de fark etmeden gevşiyorsunuz. Birkaç dakika önce zihninizi meşgul eden düşünceler biraz olsun geri çekiliyor.

Video bitiyor. O kişi kendi hayatına devam ediyor, siz de kendi hayatınıza…

Ama belki yüzünüzde küçük bir gülümseme kalıyor.

Bazen insanın ihtiyacı olan şey tam olarak budur. Büyük bir mutluluk değil, bütün sorunlarını çözecek bir cevap değil, hayatını değiştirecek bir öğüt değil. Yalnızca günün ağırlığını biraz hafifleten küçük bir an.

İçerik üreticiliğinin bu yönünü kıymetli buluyorum. Çünkü burada yalnızca kamera karşısında konuşan bir insan yok. Aynı zamanda birilerinin evinde, odasında, otobüs yolculuğunda, yemek molasında ya da uykudan önceki son dakikalarında kendine yer bulan bir insan var. Belki farkında olmadan birinin yalnızlığına eşlik ediyor, bir başkasının yüzünü güldürüyor, başka birinin de sıradan bir günün içinde güzellik bulmasına yardımcı oluyor.

Elbette her içerik insana iyi gelmiyor. Bazen izlediklerimiz kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza neden oluyor. Başkasının düzenli hayatına bakıp kendi dağınıklığımızdan utanıyor, onun mutluluğunu görüp kendi eksiklerimizi büyütüyoruz. Birilerinin sürekli bir şeyler başardığını gördükçe yerimizde sayıyormuşuz gibi hissedebiliyoruz.

İşte burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Ben bunu izledikten sonra nasıl hissediyorum?

İçimiz açılıyorsa, gülümsüyorsak, yeni bir şey öğreniyorsak ya da yalnızca hoşça vakit geçiriyorsak ne güzel. Ama her seferinde kendimizi yetersiz hissediyor, kendi hayatımızı küçümsüyor ve başkalarının hayatına bakarken kendi günlerimizi kaçırıyorsak belki biraz ara vermenin zamanı gelmiştir.

Çünkü kimsenin hayatı bizim ölçümüz olmak zorunda değil. Herkesin zamanı başka, şartları başka, sevinci ve derdi başka. Birinin güzel görünen günü, bizim kötü bir gün geçirdiğimiz anlamına gelmiyor. Birinin başardığı şey, bizim başarısız olduğumuzu göstermiyor. Hepimizin kendine göre yetişmeye çalıştığı bir hayat var.

Ve o hayatın içinde bize iyi gelen insanlara, seslere, hikâyelere yer açmak kadar kendimize de yer açmak gerekiyor.

Ben bazen en çok, ortada anlatılacak büyük bir şey yokken yapılan paylaşımları seviyorum. Birinin sabah kahvesinden söz etmesini, dışarı çıkarken yaşadığı küçük bir aksiliği anlatmasını, çocukluğundan bir anıyı hatırlamasını… Çünkü hayat dediğimiz şey zaten çoğunlukla böyle küçük parçalardan oluşuyor. Büyük günleri beklerken aradan geçen sıradan günleri fark etmiyoruz. Oysa yıllar sonra özleyeceğimiz şeyler belki de bugün önemsemediğimiz o küçük ayrıntılar olacak.

Bir akşamüstü içilen çay, yolda karşılaşılan bir kedi, arkadaşla edilen anlamsız bir kahkaha, eve dönünce giyilen rahat kıyafetler… Bir de bunları anlatan birinin içtenliği.

Bazen bir içerik üreticisi bize tam da bunu hatırlatıyor: Hayat, yalnızca özel günlerden ibaret değil. Her günün içinde anlatılmaya değer bir şeyler bulunabiliyor. Yeter ki bakmayı bilelim.

Belki bu yüzden bazı insanları izlerken kendimizi rahat hissediyoruz. Çünkü onların yanında bir şey olmak zorunda değiliz. Daha başarılı, daha bilgili, daha güzel, daha mutlu görünmek zorunda değiliz. Kimseye kendimizi kanıtlamamız gerekmiyor. Yalnızca oturup dinliyoruz. Bazen gülüyoruz, bazen düşünüyoruz, bazen de hiçbir şey hissetmeden zaman geçiriyoruz.

Ve bütün bunlar da gayet normal.

Zaman geçirmek dediğimiz şeyin her dakikasını faydalı bir işle doldurmamız gerekmiyor. Her izlediğimiz şeyden bir ders çıkarmak, her sohbetten yeni bir bilgi edinmek, her akşamı bir hedefe bağlamak zorunda değiliz. İnsan bazen yalnızca dinlenmek ister. Biraz oyalanmak, kafasını dağıtmak, günün telaşından uzaklaşmak ister. Bunun için kendisini suçlamasına gerek yok.

Yeter ki zamanın nasıl geçtiğini tamamen unutup kendi hayatımızdan kopmayalım.

Sevdiğimiz içerik üreticilerini izleyelim, anlattıklarına eşlik edelim, gülelim, öğrenelim. Ama sonra telefonu bir kenara bırakıp kendi çayımızı da içelim. Pencereden dışarı bakalım. Bir arkadaşımızı arayalım. Uzun zamandır ertelediğimiz bir yürüyüşe çıkalım. Belki de bir süredir konuşmadığımız birine hâl hatır soralım.

Çünkü ekranda gördüğümüz hayatlar ne kadar güzel olursa olsun, bizim yaşadığımız hayatın yerini tutamaz.

Sonuçta hiçbirimiz bir başkasının hikâyesini izlemek için kendi hikâyemizi unutmak zorunda değiliz. Aksine, bazen başkalarının anlattıkları sayesinde kendi hayatımızdaki güzellikleri yeniden fark ediyoruz. Birinin samimiyeti bize samimi olmayı, birinin neşesi gülmeyi, birinin sıradan günü de küçük şeylerden mutlu olmayı hatırlatıyor.

Belki de bütün mesele bu kadar basit.

İnsan insana iyi geliyor. Bazen aynı masada oturarak, bazen uzun bir telefon konuşmasıyla, bazen de bir ekranın öte tarafından anlatılan birkaç dakikalık bir hikâyeyle…

Karşımızdaki bizi tanımıyor olabilir. Adımızı bilmiyor, nerede olduğumuzu görmüyor, o gün ne yaşadığımızdan habersiz olabilir. Ama anlattıkları bize bir anlığına iyi geliyorsa, günümüzün küçük bir köşesine dokunuyorsa bunun da kendine göre bir değeri var.

Yeter ki o küçük mutluluğu olduğu gibi kabul edelim. Ondan daha fazlasını beklemeden, kendimizi başkalarıyla kıyaslamadan, hayatımızın kontrolünü elimizden bırakmadan…

Bazen hiç tanımadığımız birinin anlattıklarını dinleyerek dinleniriz. Bazen onun kahkahasına eşlik eder, bazen sıradan bir gününü izlerken kendi sıradanlığımızla barışırız.

Sonra ekran kapanır, akşam devam eder, hayat kaldığı yerden sürer.

Belki de günün sonunda hatırladığımız tek şey, o birkaç dakikada kendimizi biraz daha iyi hissettiğimizdir.

Ve insanın bazen bundan fazlasına ihtiyacı yoktur.

Çünkü her gün büyük mutluluklar yaşamak mümkün olmayabilir. Ama her günün içinde bizi gülümsetecek küçücük bir şey bulmak mümkündür.

Bazen o şey, hiç tanımadığımız birinin içtenlikle anlattığı sıradan bir hikâyedir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.