Bugün farklı bir konuya girmek istiyorum. Nedir bu konu derseniz; daha önce saygı duyduğum ancak gelinen noktada şüpheyle baktığım tasavvuf, tarikat ve cemaat meselesi. Normalde bu konu, benim gibi düşünen insanlar için hiç girilmemesi ya da kıyısından köşesinden geçilmemesi gereken bir konudur ama karakterimde riyakarlık ya da ikiyüzlülük olmadığından, nasıl düşünüyorsam olduğu gibi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bu satırları kaleme alırken bizden sonraki nesillerin durumunu ve yapmamız gerekenleri de göz önünde bulundurduğumdan, yazmanın manevi bir vebal taşıdığı kanaati oluştu. İslam dünyası, Allah Resulü’nün vefatından sonra Hz. Ebu Bekir’in hilafetiyle başlayan ayrışmayı yaşamış; bu ayrışma Hz. Ömer’in hilafeti döneminde bir nebze toparlansa da Hz. Osman’ın hilafetinde hız kazanmış ve Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından Hz. Ali’nin halifeliği döneminde zirveye çıkmıştır. Sıffin Savaşı ile ümmet ikiye bölünmüş; bu bölünme günümüze kadar artarak devam etmiştir
Muaviye’nin Hz. Ali’ye isyanıyla başlayan fitne, oğlu Yezid’in İslam halifesi olmasıyla devam etmiştir. Ardından Abbasi Devleti kurulmuştur. Abbasi Devleti’ne isyan eden Ubeydullah el-Mehdi, Fatımi Devleti’ni kurmuştur. Bilahare Prens Abdurrahman İspanya’ya giderek Endülüs Emevi Devleti’ni kurmuştur. Selçuk Bey’in oğulları Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in Selçuklu Devleti’ni kurmalarının ardından, Melikşah’ın hilafetinden sonra Selçuklu Devleti de yıkılmış ve yerine Osmanlı Devleti kurulmuştur. Osmanlı Devleti, bu ihtilafları ortadan kaldırmak adına büyük çabalar sarf etmiştir. Dikkat ederseniz camilerde Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Ömer ve Ali isimlerinin yanında Hasan ve Hüseyin isimleri de yer almaktadır. Bunun tek nedeni, Sünnilik ile Aleviliği bir arada tutmak ve her ikisinin de camilerde var olduğunun ortaya konma şeklidir. İslam coğrafyasında Ali Osman adının yalnızca Türkiye’de olması da bunun açık ve net bir delilidir. Osmanlı, gerek kendi içindeki İslami hizipleri ortadan kaldırmada gerekse gayrimüslimleri İslam’a davet etmede en çok tasavvuf kurumundan istifade etmiştir. Padişahlar tarikatlara ciddi anlamda değer vermiş; şeyhleri ve maneviyat sultanlarını baş tacı etmiş, onlara her türlü desteği sunmuştur. Osmanlı’nın son döneminde ise her şeyin dumura uğraması, ciddiyetten ve aslından uzaklaşılması sonucunda tarikatlar da bundan nasibini almış; pek çok ajan, vatan haini ve sahtekâr bu yapılara sızarak Osmanlı’nın parçalanmasında faaliyet göstermiştir.
Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte tekke ve zaviyeler kapatılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve böylece tarikatların faaliyetlerine son verilmiştir. Ancak sadece tarikatların faaliyetleri sona erdirilmemiştir. Tedricen Kur’an okumak yasaklanmış, camilerde ezan Türkçe okunmaya başlanmış ve İslami faaliyetler kısıtlanmıştır. Bu dönemde her şeyi göze alarak gizli Kur’an okutan pek çok İslam alimi mahkemelerde yargılanmıştır. Üstad Bediüzzaman’dan başlamak üzere Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, Of bölgesinde Hacı Hasan Efendiler, Hacı Ferşat Efendiler ve daha pek çok alim, ciddi mücadeleler vererek Kur’an’a ve İslam’a hizmet etmekten geri kalmamışlardır. Bu hizmetlerin karşılığında kimseden bir kuruş dahi almamışlar, veren olursa kabul bile etmemişlerdir. “Bizim yolumuz peygamberlerin yoludur. Yaptığımız hizmetin bedelini ancak Allah’tan alırız.” düsturuyla hayatlarını bu davaya adamışlardır. Daha sonraki süreçte Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nden Hacı Mahmut Efendi Hazretleri’ne, Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nden Muhammed Raşid Erol Hazretleri’ne uzanan son elli yıllık maneviyat sultanları yolculuğu, bu mübareklerin ahirete irtihal etmeleriyle birlikte öyle üzücü bir noktaya gelmiştir ki ben dahil pek çok Müslüman bugün, şu Allah dostuna gideyim de manevi feyzinden ve bereketinden istifade edeyim düşüncesinden oldukça uzak bir durumda.
Gelinen nokta o kadar üzücü ki, adeta aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık denilecek bir yerdeyiz. Tarikatları kökten kaldırıp atalım desek, geçmişte yaptıkları onca güzel hizmete ne diyeceğiz? Gidip intisap edelim desek, yaşanan kavgalara bakıldığında bırakın intisap etmeyi ya da feyiz almayı; gidip yapmayın, etmeyin; sizin yaptığınız bırakın tarikatı, İslam’a ve insanlığa bile uymaz diye nasihat edecek insanlarla karşı karşıya olduğumuz açık ve nettir. Emin olun, bu durum bizden sonraki nesiller için çok kötü bir örnek teşkil edecektir. Boş zamanı olan insanlar, geçmişte manevi iklimlerinden istifade ettikleri dergahlara gitmek yerine kafelere ya da işretle meşgul olunan mekanlara yöneleceklerdir. Allah aşkına sorarım size bunun vebalini kim taşıyacak? Bunca insan, geçmişte güvenip yardım aldığı, bel bağladığı mekanlara gidemez hale geldi. Yok şunun dergahı, yok bunun dergahı, yok şunun sofisi, yok bunun sofisi… Buna sebep olanları Allah’a havale ederek sözlerime son veriyorum. Kalın sağlıcakla.