YAHYA KEMAL'İN TÜRKÇE ANLAYIŞI

M.Halistin Kukul

           Her büyük edîb veya şâirin mutlaka üst seviyeli bir dil dâvası vardır ve her büyük edîb veya şâir, bir yandan icrâ ettiği edebî san'atı dil vasıtasıyla olgunlaştırırken, diğer taraftan da, o dili, san'atının kudreti nispetinde zenginleştirip tekâmül ettirir.

           Yâni, onu, sâdece bir vâsıta olarak kullanmakla kalmaz, ona duyduğu sevgi ve hürmetten dolayı da, san'atıyla eş zamanlı olarak, yardımcı unsurlardan da faydalanarak, ikmal eder, takviye eder, üstünleştirme gayreti içinde bulunur: Kendisine yapılan yardımı, karşılıksız bırakmaz.

           Şunu unutmamak gerekir ki, târih boyunca, Türkçe sevdâlıları hep olmuştur. Bunlar, zaman zaman, kıymetli ilim adamlarımız, zaman zaman da edîb ve şâirlerimiz arasından boy göstermişlerdir. Burada şunu da ifade edeyim ki, Türkçe yazmak ile, Türkçe sevdâlısı olmak, Türk'e dost ve yâren olmak başka başka şeylerdir. Türkçe yazar ammâ, ona ve onun mensup olduğu millete bırakınız dost olmayı, hasım olursa, bunun adına Türkçe yazmak diyebilir miyiz? Elbette ki, hayır!

           Edebiyatımızda, bilhassa Kâşgarlı Mahmud ve Yûsuf Has Haâib'le başlayan bu sevdâ, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî ile devam etmiş ve Yûnus Emre'yle ilk büyük zirvesine ulaşmıştır. Bizim, Türk milleti olarak, tabiîdir ki çok büyük bir  şiirimiz vardır. Burada, bunların hepsine temas etme imkânımız olmadığı için belli hususları dile getirmekle iktifa ediyoruz. Yûnus Emre'nin ardından, Ali Şîr Nevâî ve Fuzulî gibi büyük Türkçe sevdâlılarımız olmuştur.

           Osmanlı İmparatorluğu'nun bitişi ve Türkiye Cumhuriyeti döneminin başlangıcı merhalesinde Türkçe, yeni bir isimle irtifâ kazanmıştır ki, Necip Fâzıl ile ikinci defa zirveye ulaşacak olan Türkçe'nin bu büyük ismi Yahya Kemâl Beyatlı'dır.

           Edebiyat târihçisi Nihad Sâmi Banarlı, " Yûnus'un Türkçesi" başlıklı yazısında, bu merhaleyi şöyle hülâsa eder: "XIII. asır, Anadolu'da Türkçe'nin şahlanışı bakımından, bir Yûnus Emre asrıdır. Bu asırda, bugünkü Türkiye topraklarında, gerçek bir dil inkılâbı olmuştur."(Bnkz. Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1972, Sf. 84) dedikten sonra, şu görüşe de yer verir: "Daha xıı. asırda, Türkistan'da Ahmed Yesevî ile başlayan, Türk diliyle tasavvuf edebiyâtı, Yûnus'un ilâhîlerinde Türkçe'nin zaferleri olmuştur. Dinin ve tasavvufun Türklerden önce Araplar ve İranlılar tarafından geliştirilmiş Arapça ve Farsça sözleri, terimleri, Yûnus'un Türkçesinde ebekuşağı altından geçmişçesine milliyet değiştirip Türkçeleşmiştir."(a. g. e.Sf. 86)

          "Bu dil (Türkçe) ağzımda annemin sütüdür." diyen Yahya Kemâl'in, Edebiyâta Dâir adlı eserindeki şu görüşleri, inanıyorum ki, dünya Türklüğüne gelecekte de ışık tutacak mahiyettedir. Ehemmiyetine binaen, bu bölümü aynen naklediyorum:

           "Lisan bahsi açıldıkça hâlâ mı o bahis? diyerek bezginlik gösterenler, bana, acınmaya  lâyık, gözlerini  gaflet  bürümüş , en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar. Vatan bahsi açıldığı  bir yerde hâlâ mı o bahis; diyecek bir Türk, menfûr bir kayıtsızlık göstermiş sayılır. Bu telâkkî, lisan bahsine olan kayıtsızlığa karşı da bu derece vâriddir."

           Yahya Kemâl, şöyle devam ediyor: "Vatan fikri bizde dâimâ vardı; fakat, Namık Kemal'in bu fikri kalbimizde yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri daha uyanığız. Onun vatan fikrini uyandırdığı gibi, bir diğer Türk şâiri çıkıp da lisan fikrinin kudsîliğini uyandırsaydı bize öğretseydi ki: Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçe'dir, bu bağ öyle metîn bir bağdır ki vatanın  hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar.

      Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.

           Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve rûhu Türkçedir. Bu bağ, milyonlarca Türk'ü bugün birbirinden ayırmıyor; fakat dimağdan dimağa kalbden kalbe geçmiş bir teldir ki, yarın Türk edebiyâtının âteşîn, feyyâz, ceyyid(iyi, hoş, lâtif) bir devresi açılırsa, millî rûhu bir elektrik seyyâlesi gibi bütün o dimağlar ve kalblerden geçirerek bu kitleyi yekpâre bir hâlde ayağa kaldırır."

           Yahya Kemâl, Türkçe'ye olan ilgisizliği "gaflet" olarak telâkkî ederek sözlerini şöyle tamamlıyor: "Heyhât bir kimse zuhûr edip de lisan fikrini kafalarımızda kudsîleştiremedi. Türkçe'yi sevmiyor değil seviyoruz. Fakat tıpkı, vatan'ı Nâmık Kemal'den evvel sevdiğimiz gibi. Bu kâfî değil. Lisan fikri bizim kafalarımızda henüz tâlî bahislerle yer tutmuş bir fikirdir. Zannediyoruz ki, bu bahisle ancak lisan meraklıları, edîbler, muallimler alâkalıdırlar. Ah bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür."

       (Bknz. Yahya Kemâl, Edebiyâta Dâir, İstanbul 1971, Sf. 83)

          Üstâd Yahya Kemâl'in çektiği  "Âh"ı  artırmak istemem ammâ, bu bahisle, artık,  "edîbler" de,"muallimler" de pek  "alâkalı" değiller.

          Eh! Az da olsa "meraklılar"a  bir diyeceğim yok! Güzel Türkçem her şeye rağmen kendi başına yol alıp gidiyor! Yolu açık olsun!..

ÇAĞRI DERGİSİ, OCAK  2011, Sf. 5-7