• BIST 109.073
  • Altın 145,075
  • Dolar 3,4999
  • Euro 4,1284
  • Samsun 25 °C
  • Ankara 25 °C
  • İstanbul 25 °C
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR

“YAVAN EKMEK” İLE BİR “EDEBÎ ZİYÂFET” -3-

Ali Kayıkçı

            (Bir Edebiyat Sohbeti/3)
Saygıdeğer Okuyucularımız!..
Bilindiği üzere; bu yıl îtibâriyle “Kültür-Sanat” dünyâmıza 280’e yakın oldukça dikkat çekici eserler kazandıran ve yeni pek çok ismin tanınmasına vesile olan, “Ankara Kültür Ajans Yayınları” tarafından, üç yıl önce Nisan 2013 tarihinde neşredilmiş bulunan bir “roman”ı Sizlere bugün de tanıtmaya devam eyliyor ve “metin üzerindeki inceleme”mizi sürdürüyoruz: 67 ve 71. sayfalarda Yazar; ne Medenî Kanun’a ve ne de İslâm Hukuku’na/Şeriât’e uymayan, âdeta Kısas-ı Enbiyâ’nın haber verdiği, Şîî sapık ve mülhid  Hasan Sabbah’ın “Haramları helâl kabul etmesi” gibi “ana ve babaları ayrı olan herkesin evlenmelerinde bir sakınca” görmemekte ve bunu da sözüm ona bir îmâm efendi (İmam İhsan Efendi)nin ağzıyla söylemektedir. Buna göre; bir damat ile kayınvâldenin, bir dayı, amca ile  yeğenin, büyük baba ile torunun ve bir gelin ile kayın pederin de ana ve babaları  ayrı olduğuna göre, hâşâ evlenmeleri mi gerekir?.. Doğrusu, bunu anlamakta ve bundan önceki ve sonra sıralayacağımız bâriz hatâlar düzeltilmeden, TRT kurumu gibi bir kuruluş tarafından bu ifâdelerin yer aldığı bir Roman’ın, nasıl olup da “övgü”ye lâyık görüldüğünü kavramakta zorluk çekmekteyiz… 
Diğer taraftan; “nikâhın şartlarından biri” de onun “duyurulması/açıklanması/ilân edilmesi”dir. Sayfa 71’de, “Bir nikâh kıyıldı kimse duymadan.” denilmektedir ki, bu da bir başka gârabet/acâyip bir hâldir…
Sayfa 72’deki, “Kocasına tapan bir kadın olmuştu neredeyse” cümlesinde “neredeyse” ifâdesi varsa da “insanın, Cenâb-ı Allah’tan başka herhangi bir şeye, yere ve kişiye tapması “küfür” olduğundan bunu çağrıştıran sözlerin kullanılması da yersizdir ve yanlıştır… 
Sayfa 73’te, “Güllü sanki içine doğmuş gibi hâlen uyumamıştı. Kapıyı açan Güllü’nün gözlerini kapadı.” cümleleri de yanlış ve noksandır. Doğrusu; “Güllü, Köraslan’ın geleceği sanki içine doğmuş gibi, bir türlü uyuyamıyor, âdeta gözüne uyku girmiyordu. Gecenin ilerlemiş bir vaktinde, kapının hafifçe çalınmasının ardından, merakla alel acele üstünü başını toplayıp kapıya koştu. Heyecanla;
“Kim o?..” diye sordu. 
Köraslan’ın , “Benim” diyen ve titreyen sesini duyunca da kapıyı sevinçle açtı. Sarmaş dolaş oldular.” şeklinde olabilirdi.  
Sayfa 74’deki, “Ali, (…) ağabeyinin boynuna sarılıp saatlerce bırakmadı” cümlesindeki “saatlerce” kelimesinin yerine “dakikalarca” yazılmalıdır.  
Sayfa 77’de, “Kocalarına sitem ediyorlar; ‘Korkak adam! Suyu tutup da sebzeliğimizi sulayamadın” demekten kendilerini alamıyorlardı…” ifâdesi, hem Türk-İslâm aile anlayışı ve hem de sayfa 79’de belirtilen Muhtarın, suyun kullanımı konusundaki uygulamasının aksine geçimsizlik getirecek, insanları birbirine takacak, konu komşuyu birbirine düşürecek olması bakımından asla uygun değildir. 
Sayfa 80’deki, sözümona yemin sırasında kullanılan “Anamız avradımız olsun” ifâdesi, Hasan Sabbah’çıların uygulamalarını da aşan, oldukça âdi, alçak ve pespâye bir sözdür. Bunu bâzı haşaratlar kullansa bile Roman’a taşınması ve bu yolla yaygınlaştırılmasının vebâli ve günâhı oldukça ağırdır.  Bunun yerine, “Birbirlerine yemîn verdiler, kavl-ü karar kıldılar. ‘Sözümüz nâmustur’ dediler” gibisinden ifâdelerin kullanılmış olması, pekâlâ maksadı anlatmaya yeterli olabilirdi.  
Sayfa 94’te ve 109’da Köraslan’ın, “Of anam, yaktın beni! N’olurdun hastaneye düşürünce öldürseydin de getirmeseydin buralara beni. Doğurmaz olaydın beni” şeklinde yakınması; “Anne babaya öf bile demeyiniz!” şeklindeki Cenâb-ı Allah’ın emrine karşı gelmek yanında, annesinin kendisini öldürmek suretiyle cinâyet işlemesini de istemesi, Köraslan’ın ne kadar âsi bir insan olduğunu göstermesi bakımından da dikkat çekici bir cümledir.  Bu hâliyle de O, hadîs-i şerîfte bildirilen ve Regâib Gecesi gibi bir gecede duâları kabûl olmayan “…anasına, babasına eziyyet eden, karşı gelen” bir kimse olmaktadır.  
Aynı sayfanın ortasında, “Yastık atacağım!” cümlesiyle başlayan paragraf da mükerrer olup sayfadan çıkartılmalıdır.                   
Sayfa 108’de, “Allah büyüktür, yiyeceğimizi düşünmese vermezdi bu çocukları” cümlesindeki “düşünmese” kelimesi de “îtikâden” çok büyük günâhtır ve Cenâb-ı Allah’ı, hâşâ “insan” gibi “düşünen” bir varlık saymak;  “72 bozuk fırka” içine girmektir. Doğrusu; “Cenâb-ı Allah büyüktür; O, yaratmadan önce rızıkları takdîr kılmıştır. Bizim de, çocukların rızkını da veren O’dur. O’nun râhmetinden ümit kesilmez” şeklinde olmalı idi.  
Sayfa 109’daki, “Vermez Allah! Verir mi hiç?” ifâdesi de yukarıdaki gibi yanlıştır. Cenâb-ı Allah’ı, âdeta bir insanmış gibi nitelendirmektir. O; dilediğine, dilediği kadar, hadsiz-hesapsız ve nihâyetsiz vermeye elbette kaadirdir/gücü yetendir. O’nda insanlar gibi “cimrilik” yoktur. O; dilerse bir şeyin karşılığı olarak (çalışana/isteyene) verebileceği gibi, karşılıksız olarak, yâni istenmeden de verebilir.  O, bunun için hesaba çekilemez ve suçlanamaz.  
Verdiğine de imtihânı var, vermediğine de… Çünkü Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’i Hûd Sûresi 15. âyetinde “Dünyâda yaşamayı ve eğlenmeyi isteyenlerin çalışmalarının karşılığını bol bol veririz. Bunlara âhirette yalnız Cehennem ateşi verilecektir. Emekleri âhirette boşa gider.” diye olacakların haberini de bildirmiştir
Sayfa 110’daki, “Bu garip analığının başına gelen…” “Bu garip anacığının başına gelen…” şeklinde olacak. Çünkü “analık” tabiri, üvey anne” için kullanılır. 
Sayfa 118’deki, “Birkaç imam tarafından hatim indirildikten sonra Memiş ağa, büyük bir kalabalığın omuzlarında mezarlığa getirildi.” ifâdesindeki “hatim” sözü yanlıştır. Çünkü hatm, “Kur’ân-ı Kerîmi başından (Fâtihâ Sûresinden başlayarak) sonuna (Nâs Sûresine) kadar bir defa okumak” demektir ve bu da yaklaşık 20 saatlik bir okumayı/zamanı gerektirir.  Dolayısıyla da cenâzenin başında “hatm indirmek” değil ancak “Yâsîn” okumak, Felâk, Nâs, Fâtihâ  ile Bakara Sûresi’nin başından 5 âyet okumak gibi bilinen virdler/duâlar yapılır.  
Sayfa 122’de, “Köraslan… küplere bindi. Söylendi, küfürler etti kardeşine.” sözü de, asla tasvip edilecek bir davranış değil. Kardeşe sövüp saymak; kendisine, anne-babasına sövüp saymak gibidir. Onun için de Yazar;  burada pekâlâ, “Köraslan…  küplere bindi. Boşuna ve haksız yere söylendi, küfürler etti kardeşine” diyebilir ve bunu yapana, sanki arka çıkıyormuş gibi bir görünmekten de kurtulabilir, diğer bir ifâde ile yapıcı bir tasvir ve tenkîd yapmış olabilirdi… 
Sayfa 127’de; câmide kılınan akşam nâmazının akabinde Köraslan’ın davudî bir ses ile okumaya başladığı belirtilmekte ve ardından da köylülerin birbirlerine şaşkınlıkla bakıştıklarından bahisle O’nun gibi gür ve güzel sesli bir hafız görmedikleri vurgulanmaktadır. 
Burada Yazar, O’nun ne okuduğunu belirtmemekte, bir sonraki sayfada ise “ilahiler”den bahsetmektedir.  Bu şekildeki niteleme ile bir kimsenin “hâfız” olduğu anlaşılmaz. Ve “hâfızlık”, yukarıda da söylediğimiz gibi,  öyle birkaç ilâhî söylemekle de elde edilmez...
Sayfa 129’da Yazar,  “Saçı sakalına karışmış, tümüyle bir Ticânî olmuş çıkmıştı Köraslan” demekte ve sonraki sayfalarda da bu hâldeyken O’nun yaşadığı bâzı olayları nakletmektedir. 
Yaptığımız incelemede “Ticânîler” hakkında şu bilgilerle karşılaşıyoruz: “Ticânîler; Fas ve yöresinde, Mısır ve Arabistan’da vardır. Sabah namâzından kuşluk vaktine, ikindiden yatsı namâzına kadar evrâd (Esmâ-i Hüsnâ, âyet ve duâlar) okurlar.” (Ansiklopedik İslâm Lûgatı-Tercüman Gazetesi Yy, s. 715) 
Dolayısıyla bunlar ülkemizde bulunmadığı gibi, esasen 1950’ler öncesinde siyâseten bulunmaları da zaten mümkün değildi. 1950’lerden sonra DP döneminde sağlanan dîn ve vicdan hürriyeti kapsamında “Nûr cemâati” ve “Süleymâncı” gibi bâzı gruplar varsa da öyle, saç-sakalını uzatmış, birkaç ilâhî okuyabilen kişilere de köylülerin îtibâr etmiyeceği, dolayısıyla da en azından bir “Ramazân’da terâvih ve cûmâ kıldırabilecek Of’lu hocalar” kadar bir şeyler bilmesi icâp ettiği şüphesizdir…
Sayfa 130’da Yazar, bu defa Zülfikar Ağa ağzıyla bir “İzmir Genelev tasviri” yapmakta ve orada “icra-i sanat” yapan “fahişe kadınlar”a, “kız” diye “şirinlik” kazandırmakta, Köraslan’la argodan da ileri (Dr. H. Dümen varî)  müstehcen ifâdelerle geçmiş günleri yâdetmekte, karşı sayfada ise Köraslan’ın “Ne gördüysem o günlerdeki yaşadığım yanıma kâr kaldı” ifâdelerinden “içki ve zinâ” günâhlarına pişmanlık duyacak yerde memnuniyetini dile getirmektedir.  Diğer taraftan böyle bir kimsenin niçin “Ağa” olarak seçildiğini; solcu ve komünist yazarların bir dönem savunageldikleri “Köy edebiyatı” hastalığının bir uzantısı olarak görüyor ve burada Ağa’ya özellikle de neden “Zülfikar” dendiğini anlamakta zorluk çekiyoruz… Akabinde de asker oğlunun geride bıraktığı “taze gelin” in “Köraslan”ın yatağına “Bak, ben geldim kendi elimle” diyerek rezâlet sayfalarına yenisini katmasını, doğrusu o yöre insanlarına yakıştıramıyoruz… Burada mânevî fecâatler yanında Türkçe bakımından da “el-ayak” karışımı var:  Gelmek, gitmek kendi “ayağıyla” veya “isteği/rızâyla” olur…
Ve, sayfa 132’de, “Köraslan, büyük bir suç işlemiş gibi etrafına bakınıyor”, “Benim bu işte bir kabahatim var mı?” diyerek de kendisini temize çıkarmaya çalışması, işlediği suçların cezasız kalarak köyden kaçmasının akabinde Çorum yakınlarında geçirdiği bir trafik kazası sonucu Ankara’da hastahaneye düşmesi, burada sefil ve rezil bir tedavi süresinin sonunda ailesine kavuşması… bir bakıma ilâhî adaletin dünyâdaki tecellisi olarak okuyucunun gözlerinin önünde canlandırılmıştır… (Devam edecek)

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim