• BIST 109.330
  • Altın 155,771
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Samsun 18 °C
  • Ankara 8 °C
  • İstanbul 8 °C
  • ZEREN: "Yarın kazanan taraf biz olacağız"
  • GİRESUN’A  BİLENİYORLAR
  • SAMARAS'IN KEYFİ YERİNDE
  • ZEREN: "Yarın kazanan taraf biz olacağız"
  • GİRESUN’A  BİLENİYORLAR
  • SAMARAS'IN KEYFİ YERİNDE

“YAVAN EKMEK” İLE BİR “EDEBÎ ZİYÂFET” -2-

Ali Kayıkçı

            (Bir Edebiyat Sohbeti/2)
Saygıdeğer Okuyucularımız!..
Bilindiği üzere; bu “Sohbet”imizin ilk bölümünde, bu yıl îtibâriyle “Kültür-Sanat” dünyâmıza 280’e yakın oldukça dikkat çekici eserler kazandıran ve yeni pek çok ismin tanınmasına vesile olan, “Ankara Kültür Ajans Yayınları” tarafından, üç yıl önce Nisan 2013 tarihinde neşredilmiş bulunan bir “Roman”ı Sizlere tanıtmak ve bâzı âyet-i kerîmelerin ve bir hadîs-i şerîfin ışığında ve vecîz sözlerde adı geçen üstâd kalemlerin görüşleri doğrultusunda bu eseri değerlendirmek istiyoruz, demiş ve yazarı “Bekir Baki Aksu”nun hayat hikâyesini de sunduktan sonra “Yavan Ekmek” adlı bu eserdeki “hatâlı kelimelerin incelemesi”ne geçmiştik: Şimdi de bâzılarının “içerik” dediği “muhtevaya” geçmek ve metin üzerinde durarak burada kullanılan cümlelerden oldukça dikkat çekenleri makâlemize taşımak istiyoruz:
Metin Üzerinde Bir İnceleme: Sayfa 9: “Atların başına torbalar takılırken köydeki horozlar ötüyordu. Nerede ise şafak sökecek, yeni bir gün daha başlayacaktı.”
Yazar; eserinin 26 ve 37. sayfalarında ise benzer bir başka durum için aynen şöyle demektedir: “Gece yarısını geçmiş, horozlar birer birer ötmeye başlamıştı.”, “Gece yarısını geçmişti. Bülbül sesleri geldi bir ara... Bir horoz öttü yarım yamalak.” 
Doğrusu;  önceki değil de sonraki sayfalarda yapılan, yani “sahur vakti”nde, gece yarısını geçtikten sonra horozların ötmeye başlamasına dair yapılan tasvirdir. 
Sayfa 11’de, “Kurban olayım köyüm, kokunu yakınımda tatmış gibiyim” ifâdesindeki ‘tatmak’ kelimesi de burada yanlış kullanılmıştır. Koku, tadılmaz; alınır, hissedilir…  
Sayfa 15’te, “Aytaşlılar tapacaklar bana” ifâdesi ise mânevî yönden çok ağır bir söz. Burada fazladan bir âdeta” dense bile yine de uygun değil. Kişinin kendisini “Firâvûnlaştırması” gibi bir durum söz konusu. Bunun yerine pekâlâ, “Aytaşlılar şaşıracaklar bana” veya “Aytaşlılar hayran kalacaklar bana” denilebirdi. 
Sayfa 34’te, “Memiş Ağa (…) ağzına sokmasıyla çiğnemeden yutması bir oluyordu” ifâdesinde “…ağzına sokmasıyla âdeta çiğnemeden yutması bir oluyordu” şeklinde düzeltme yapılması gerekir. 
Sayfa 35’te, “Piç olmuş artık o, şehirli piçi!” ifâdesi de Memiş Ağa gibi (sayfa 65’te namâz kılan bir) Müslüman babaya/babalığa hiç mi hiç yakışmıyor. Bu çok büyük bir iftirâdır ve sosyal yönden de oldukça ayıp bir sözdür. Eğer ülkede şeriât kanunları/dînî hükümler uygulanmış olsa idi, ayrıca bunu söyleyene 80 sopa vurmak gerekirdi. (Mecelle “Ukubat/Cezalar” ahkâmı.)
Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiği, “Habîs söz söylemek, habîs adamlara lâyıktır. Habîs adamlara, habîs kelâm yakışır.”daki “alçak/aşağılanmış kişi”lerden olmamak için insanın, ne söylediğini bilmesi ve ağzından çıkanı kulaklarının duyması gerekir. Çünkü söz, kişinin aynasıdır. Böyle lâflar, söylenenden çok, söyleyen şahsın ahlâkî anlayışını gösterir… 
Sayfa 41’de, “Köraslan, şafakla birlikte kalkıyor, camiyi açıyor, minareye çıkarak İzmir’de öğrendiği Türkçe ezanı okuyordu.” cümlesinden “roman”daki “zaman” unsurunun 1950 öncesi, ceberut CHP dönemine ait olduğunu çıkarıyoruz.  Yazarın hayât hikâyesine göre de bu olayın, O’nun 1946 yılında Lâdik Akpınar Köy Enstitüsünden mezûniyetinin akâbinde Çorum Mecitözü İbek Köyündeki 4 yıllık öğretmenlik yıllarına tekabül ettiğini sanıyoruz. 
Devamında; “Hafız Aslan mı bu?”, “Dün rakı içiyordu, bugün Müslüman mı oldu?” diyorlar, kıskanmaktan da geri durmuyorlardı.”                         
İslâm âlimleri, “Türkçe ezân” ifâdesinin “Türkçe Kur’ân” gibi îtikâden çok büyük bir yanlış olduğunu, Peygamberimiz Efendimizin zamanında, hicretin birinci senesinde Medine’de uygulamaya konulduğu şekilde ve O’nun onayladığı kelimeler ile namâza vaki dâvete “ezân” denileceğini, bunun dışındaki (tercüme) uygulamaların ancak “ezâna benzeyebileceğini, ezân olmadığı”nı (İbn-i Âbidîn) haber vermişlerdir. Hele bunu okuyana “Hafız” denilmesi, hâfızlığın asıl mânâsının ise “Râvileriyle, yani rivâyet edenleriyle birlikte yüzbin hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimlerine denildiğini, Kur’ân-ı kerîmi ezberleyene kârî denilmesi gerektiğini” (Bkz: Türkiye Gazetesi- Dînî Terimler Sözlüğü; c. 1, s. 152-153) belirtmişlerdir ki, bir “Tanrı uludur, Tanrı uludur!..” sözlerini minâreye çıkıp seslenen herhangi bir kimseyi “Hafız” diye nitelendirmek oldukça yanlıştır ve yersiz bir tespittir...  Kaldı ki o yıllarda değil ki “hâfız”ların, yolda giderken karşılaşan  Müslümanların birbirlerini bir islâmî duâ olan “Selâmünaleyküm/Ve Aleyküm selâm” diyerek selâmlamaları hâlinde derdest edilip kodese atıldığı yıllardır. Öyle ortalıkta; hâcı, hoca, hâfız diye gezinmek, olacak bir şey değidir…  
Diğer taraftan; Ehl-i Sünnet’in önderi İmâm-ı Âzam Ebû Hanefî’ye göre; îmân, ibâdetlerden ve muamelâttan ayrıdır. Bir Müslüman, herhangi bir günâhı işlemekle Müslümanlıktan çıkmaz, sâdece suç işlemiş olur. Kişi, ancak îmân esaslarından bir veya birkaçını inkâr eder veya bunlardan bir veya birkaçını alay mevzuu yaparsa, o zaman küfre düşer, mürted olur. (Bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye ile Fâideli Bilgiler-Ahmet Cevdet Paşa,  Eyyühelveled-İmâm-ı Gazâlî, Herkese Lâzım Olan Îmân-Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî) 
Doğrusu: “Dün rakı içiyordu, bugün müezzînlik taslıyor” şeklinde olmalıydı;  devamında da ”Bir taraftan da onun bu yanlış hâllerine  gıpta etmekten geri durmuyorlardı.”  denilseydi daha yerinde olurdu diye düşünüyoruz… 
Yazar; 60. sayfada, “…Güllü, iki gözü iki çeşme ağlıyor, bir çocuğunun olması için derdine bakmalarını istiyordu. Çocuk vermiyordu Tanrı.” demekte, 108. sayfada da önce, “Allah büyüktür…” diye niteledikten sonra sözü, “Biz şükür etmeyelim de kim etsin Tanrı’ya?” diye bağlamaktadır. 
“Tanrı: Ma’bûd, tapılan şeylerin hepsi, ilâh” demektir. “Allahü teâlânın isimleri tevfîkîdir, yâni İslâmiyette bildirilen isimleri söylemek câiz olup, bunlardan başkasını söylemek câiz değildir. Meselâ Allahü teâlâya ‘alîm’ denir; fakat, ‘âlim’ demek olan ‘fakîh” denmez. Çünkü İslâmiyet, Allahü teâlâya ‘fakîh’ dememiştir. Bunun gibi, Allah adı yerine ‘tanrı’ demek câiz değildir. Çünkü ‘tanrı’; ‘ilâh’, ‘ma’bûd’ demektir. Meselâ ‘Hindûların tanrıları öküzdür” denilmektedir. ‘Birdir Allah, ondan artık (başka) tanrı yok’ denilebilir.  Kur’ân-ı Kerîm’de, “Benim ismim Allah’dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibâdet ediniz. Allah diye yalvarınız” meâlinde müteaddit âyet-i kerîmeler vardır. O’na, kendi istediği ismi söylemeyip de, kâfirlerin, O’nun en sevmediği, mâbûdlarına koydukları ‘tanrı’ ismi ile O’nu çağırmak, ne kadar yanlış ve ne büyük inâd olduğu meydandadır.” (Dînî Terimler Sözlüğü-Türkiye Gazetesi; c. 2, s. 231. Fazla bilgi için bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye). “’Allah’ ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de 2 bin 697 defa tekrarlanmıştır. Diğer Esmâ-ül Husnâlar (99 ismi) ve zamirlerle beş binin üzerinde kendinden bahsetmiştir.” (Mahmut Topbaş-Millî Gzt. 18.10.2010) Bütün bunları beğenmeyip de “Tanrı!... Tanrı!..” demek, asla bir Müslüman’a yakışmaz…                                
Yine 60. sayfada; “…Çil Tahir’e de; ‘Dölsüz Oğlan!’ diyorlardı.” ifâdesindeki “döl” kelimesi, ülkemizin pek çok yerinde (mahallî lisanda) “evlât/yavru” yerine kullanıldığı gibi, tıp ilminde de “döl yolu” tabiri ile literatürde geçmektedir. “Oğlan” tabiri ise;  normalde erkek çocuklarını, kız çocuklarından ayırmak için kullanılır. Ancak; evli, ev-ocak-eş sâhibi olmuş yetişkin kişiler için “Oğlan” tabirini kullanmak yanlış ve oldukça da kaba ve argo bir sözdür. Bu bakımdan “Dölsüz Adam/Dölsüz Dâmat” denilebilirdi.  
62. sayfada, “İmam nikâhı” tabiri geçmektedir ki, çoğu konuşmacı ve yazar gibi burada da yanlış bir ifâde kullanılmıştır. Doğrusu, “Dînî nikâh”tır; burada nikâhı herhangi bir îmâmın kıyması esas olmayıp “dînî hükümlere göre nikâhın yerine getirilmesi” asıl olandır. (Devam edecek)

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim