• BIST 89.466
  • Altın 146,241
  • Dolar 3,6463
  • Euro 3,9145
  • Samsun 13 °C
  • Ankara 19 °C
  • İstanbul 21 °C
  • KAVAK DERNEKLER FEDERASYONUNDAN SAMSUNSPOR'A TAM DESTEK
  • HAZIRLIKLAR SÜRÜYOR
  • BİLET FİYATLARI BELLİ OLDU
  • KAVAK DERNEKLER FEDERASYONUNDAN SAMSUNSPOR'A TAM DESTEK
  • HAZIRLIKLAR SÜRÜYOR
  • BİLET FİYATLARI BELLİ OLDU

“TÜRK ŞİİRİ”, “BİZİM ŞİİR”,

Ali Kayıkçı

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇI

   “TÜRK ŞİİRİ”, “BİZİM ŞİİR”,
                “İSLÂMÎ ŞİİR” ÜSTÜNE BİR SOHBET
• Suâller: Durdu Şahin: Eğitimci Şâir ve Yazar, Türkiye Yazarlar Birliği Üyesi 
    
 S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
Pek çok yönü ile hâli ve dolayısıyla da bugünü ilgilendirdiği için,  yıllar önce arkadaşımız Sayın Durdu Şahin tarafından bizimle yapılan bir röportajdan alıntılar yapmak suretiyle “Sohbet”imizi gerçekleştirmek istiyoruz.
 Bu görüşme, “Erciyes Dergisi”nin Mart 1998 tarihli, 243. sayısı 6–8. sayfalarında, bizim “Mahalleden Bölgeye SAMSUN” adını verdiğimiz eserimizin 2. cildi 56–61. sayfalarında, daha sonra ise O'nun “Günümüz Şairleriyle GÜLŞENDE HASBİHAL (Mülâkatlar)” isimli kitabında da aynen yer almıştır.
 Diyoruz ve hepinizi kalbî sevgi ve saygılarımızla selâmlıyoruz…
  * - * - * - * - *
 Suâl (D. Şahin): Size göre bir şiiri, “Türk Şiiri”, “İslâm Şiiri”, “İslâmî Şiir” yapan nedir? Şâirlerimizin sık sık kullandığı “Bizim Şiir”de aranan özellikler nelerdir?..
 Cevap (A. Kayıkçı): Her ne kadar “Türk Şiiri” dendiği zaman ilk akla gelen, bir Türk tarafından, Türk şiir geleneğine uygun, Türk'ün millî değer ve düşünceleri, korku ve heyecanlarıyla yüklü; Türk insanına bâzı duygular aşılamak ve fikirler vermek için söylenen veya yazılan şiir ise de; bu temel unsurlar çerçevesinde yazılıp/söylenen, ancak nüfus cüzdanında bir başka ülke tâbiiyeti görülen kişilerin sanat mahsûlü olan eseri de bizce “Türk Şiiri”dir. Çünkü burada önemli olan, şüphesiz ki ismin veya tâbiiyetin “Türk” olmasından ziyâde; fikir ve duyguların, tasvir edilen varlıkların… Türk için ve Türk'e göre değer taşıyıp taşımamasıdır. 
 Bir başka sohbetimizde de dile getirdiğimiz gibi, Nâzım Hikmet benzeri; tâbiiyet değiştirmeden önce Türk kimliği taşımış olsa da, bozuk inanç ve düşünceleri ile Türk milletine ve O'nun millî-mânevî değerlerine yabancı, hatta düşman olduğu ve Türk-İslâm düşmanlarının ekmeğine yıllar yılı yağ sürdüğü ve bazı “Kızılcıklar” tarafından göklere çıkarılmış olsa dâhi asla “Türk Şâiri” değildir; kölesi olmakla iftihar ettiği komünizmin ve O'nun başında bulunan zâlim diktatörlerin zavallı bir uşağıdır… Nitekim bu sözümüzün teyidi, geçtiğimiz günlerde yakalanan Özdemir Sabancı'nın katili M. Duyar hakkında eski bir işvereninin söylediği, “Çok kitap okurdu; fakat hep Nâzım Hikmet kitapları okurdu” sözleridir. Bizi biz yapan dinî ve millî değerlere düşman olan zihniyet sahipleri ne yaparlarsa yapsınlar ve ne söylerlerse söylesinler; asla ve asla “biz”den olamazlar. Görünen odur ki, hiçbir zaman da olamamışlardır ve olamayacaklardır…
 Samsunlu Halk Şâirlerinden olan ve geçtiğimiz sene “50 Sanat Yılı”nı idrak etmiş bulunan, millî meselelerdeki hassasiyeti ve simgeleşmesiyle tanının “Âşık Kemâlî Bülbül”ün 1952'nin “Büyük Cihad Gazetesi”nde neşredilen “Iskat Ettik!” başlıklı şiirini; konunun önemi dolayısıyla aynen takdim eyliyorum:
 “Bu güzel vatana, Cehennem diye/Türkler aleyhine, konuşan Nâzım
 Kızıl liderlere, yaranam diye/Geceli-gündüzlü, çalışan Nâzım…

 Utanmadan zulme, eyledin gıpta/Hapisten kurtuldun, plân kurup da;
 Stalin denilen, piçe uyup da/Kızıl Cehennem'e, koşuşan Nâzım…

 Seni ıskat ettik, vatandaşlıktan/İster iftihar et, istersen utan;
 İster Sibirya'da geber açlıktan/Hakkında bir kanun, oluşan Nâzım…

 Kemâlî Bülbül'üm, hiddetlenirim/Yumruğum kuvvetli, şiddetlenirim;
 İsmini duydukça, nefretlenirim/Kâfirlerle kin, bölüşen Nâzım…

 “İslâm Şiiri” tabirini de “Türk Şiiri” tâbirinde olduğu gibi değerlendirmek durumundayız. Meselâ, Peygamberimiz Efendimiz “sallâllahü aleyhi vesellem”e îmân etmeyen, ancak “zekâ”ları sebebiyle O'nun büyüklüğünü görüp hakkını teslim etme noktasında bulunan bâzı kişi ve kuruluşların temsilcileri, “100 Büyük İnsan” sıralamasında, Resûl-ü Ekrem'e “1.” deseler (nitekim bu isim altında yayımlanan bir eserde aynen demişler) ve varsaysak ki üstüne üslük bir de şiir yazarak bu düşüncelerini dile getirseler, bu “İslâm Şiiri” olmaz. Çünkü o adam, kendisi “Müslüman” olmadığı gibi, İslâmiyet'e ve onun Şanlı Peygamberi'ne de inanmamakta; diğer bir ifâde ile, îmân nîmetiyle şereflenmek saâdetine kavuşmamış bulunmaktadır. Diğer taraftan bir Kaptan Kusto, Fransız milletinden olmasına, belki de Arapça hiç bilmemesine ve namâz kılmamasına rağmen, yüce dînîmiz İslâmiyet'le şereflendiği ve Müslüman olduğu içindir ki, Müslümanlık akîdeleri doğrultusunda bir şiir yazmış olsa, işte o da “İslâm Şiiri”dir.   
 Sözün burasında “İslâm nedir?” kavramına da açıklık getirmek ve yanlış anlamalara meydan vermemek bakımından bir parantez açmak durumundayız.
 “İslâm”ın kelime mânâsı, “Boyun bükerek teslim olmak. Allahü teâlânın istediği gibi olmak”tır. “İslâmiyet” ise, bilindiği üzere, “Allahü teâlânın Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan usûl ve kâideler, emir ve yasaklar”dır. (Bkz: Türkiye Gzt Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 244–245)
 Fetih Sûresi 28. âyet-i kerîmesiyle Cenâb-ı Allah meâlen, “Allahü teâlâ Peygamberini hidâyet ve hak din İslâmiyet ile gönderdi. İslâm dînîni diğer dinler üzerine üstün kıldı. (Muhammed aleyhisselâmın hak) peygamber olduğuna şâhid olarak Allah yeter” buyruğuna inanan kimseler de Müslüman'dır ve Müslümanlar, hareket ve işlerini “İslâmiyet”in emrettiği şekilde yapmakla mükelleftirler.
Hazret-i Ömer “radiyallahü anh”ın belirtikleri gibi, “İzzet (şeref, îtibâr) İslâm'dadır. İslâmiyet'in ahkâmına (hükümlerine) uyan, azîz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip, izzeti, huzuru, saâdeti başka şeylerde arayanlar ise zelil olurlar.”
Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “kuddise sirruh” hazretleri de buyuruyorlar ki: “Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyet'in içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslâmiyet kendinde toplamıştır. Bütün saâdetler, muvaffakiyetler ondadır.” Ve yine buyuruyorlar ki, “İmân, muma benzer; dînimizin emir ve yasakları mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de İslâmiyet'tir ve din-i İslâm'dır. Îmânsız mum çabuk söner, îmânsız İslâm olmaz. İslâm olmayınca, îmân yoktur.”
Bu ilâhi buyruklar ve güzel sözler çerçevesinde yazılan şiirlerin; nazım şekli, şâiri, dili ve yazanın tâbiiyeti ile eserin konusu ne olursa olsun, adı “İslâm Şiiri”dir. Ve “İslâm Şiiri”ni de gerçek mânâda “biz” yapan; İslâmiyet'in beğendiği yaşayış, hâl, hareket ve tavırlar manzûmesi olan “İslâm ahlâkı”na riâyettir… 
Sohbetimizin bu noktasında, hem o büyükleri anmak ve hem de sözlerimizi bereketlendirmek bakımından, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî hazretlerinin bir kaside'sini aktaralım:
“Serveri âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım…

Kâbe kavseyn tahtının sultanı Sen, ben bir hiçim,
Misâfirinim dememi, saygısızlık sayarım…

Her şey cihânda Senin şerefine yaratıldı,
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur baharım…

 Herkes Kâbe'yi tavaf için geliyor Hicâz'a,
 Sana kavuşmak şevkiyle, ban dağları aşarım…

 Seâdet tacı giydirildi, rüyâda başıma,
 Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım…

 Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmi!
 Divanında şu yazılar, oluyor tercümanım…

 Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
 Senin ihsân denizinden bir damla arzularım…”
 Suâl (D. Şahin): “Türk Şiiri, İslâm Şiiri veya İslâmi Şiir; başlangıcından bugüne kadar gelen uzun bir yürüyüştür. Bu hâliyle, şekil, konu ve tema olarak gelişerek geliyor, geliyorlar. Öyleyse “orijinal Türk Şiiri”, İslâm veya İslâmi Şiir” olarak hangisini, hangi dönemin şiirini kabul edeceğiz? Türk şâirlerinin yazdığı her şiir, “Türk Şiiri”, Müslüman şâirlerin yazdığı her şiir “İslâmî Şiir” veya “İslâm Şiiri” ise, biz neyi tartışıyoruz? Duyguları dile getiriş biçimlerini veya aslî kaynaklara uygun olup olmadıklarını mı?..
 Cevap (A. Kayıkçı): “Türk Şiiri” ve “İslâmî Şiir” kavramları üzerinde durmadan önce çok önemli gördüğümüz birkaç hususa temas edelim:
 Birincisi: Mâlûm olduğu üzere, İslâmiyet; ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem aleyhisselâmdan son Peygamber Hz. Muhammed “sallallahü aleyhi vesellem”e kadar gönderilen bütün peygamberlerin Allahü teâlâdan getirdiği dinlerin ortak adıdır. Bu bakımdan, “İslâmiyet” deyince, bunu Resûl-ü Ekrem efendimiz ile başlatmak, bu mânâda yanlış olur…
 İkinci husus: Ural-Altay dil grubu içinde yer alan ve ilk devreleri karanlık olmakla birlikte elde bulunan vesikalar ve Çin kaynaklarının verdiği bilgilere göre; Türk dili'nin geçmişi, târih öncesi devirlerine kadar uzanmakta, derli toplu ilk metinler ise Yenisey-Orhun Âbideleri'nde görülmektedir. Bu âbidelerdeki gelişmiş Türkçenin evveliyatına ait ve “Proto-Türkçe” denilen en eski Türk devirleri ile ilgili Türkçe ve dolayısıyla da şiir hakkında bilgilerden mahrûm bulunduğumuz için, geniş anlamdaki “İslâmî unsurlar” taşıyıp taşımadıklarını da tabiatıyla bilemiyoruz. 
 Eski Türkçe devirlerine ait ele geçen belgelerin en eskisi olan Orhun Âbidelerinden Vezir Tonyukuk Kitâbesi, bilindiği gibi 720 târihlerinde yazılmış, bu târihten 25 yıl sonrasına ait Göktürk eserlerinde dilimiz hakkında zenginlikler sergilenmiştir. Gerek bu belgelerde yer alan ifâdelerde ve edebî metinlerde, gerekse bilinen en eski koşug, kojang (şarkı, türkü), koşma, taşkut (beyit), padak (mısra), kavi, kavya (şiir), baş, başik (ilâhî) gibi terimlerde; yüce İslâm dînine uyan bölümlerin bulunması, İslâmiyet'in Türk milletinin inanç yoluyla diline yansımasının belgeleridir. Bu yansımada ne kadar îmân, îtikad ve ahlâk varsa; o kadar İslâmiyet ve Türklük kaynaşmış, bir diğer söyleyişle “bütünleşmiş”tir demektir ki; asırlar boyu “Batı dünyâsı”nın “Türk” deyince “İslâmiyet”i, “İslâm” deyince de “Türkler”i anlaması ve anlatmasının sebebi de bundan başka bir şey değildir.
 Meselâ bir Aprınçur Tigin, Kül Tarkan, Sınku Seli Tutung, Kiki, Pratyaya-Şiri, Asıg Tutung, Çisuya Tutung, Kalım Keyşi gibi şâirlerin şiirlerinde İslâmî motifler yer almazken; Çuçu ve Yusuf Has Hacib gibi şâirler, yüce dînimizin akîdelerinden eserlerine bol bol serpiştirmişlerdir. Yukarıda adı geçen şâirler, en eski Türk şiirinden örneklere imzalarını atmasına karşılık, Çuçu ve Yusuf Hashacib, “İslâmî-Türk Edebiyatı”nın bilinen önderleri olma bahtiyarlığına kavuşmuşlardır. Bu mânâda da “Türk Şiiri” veya “Türk Şâiri” sıfatlarını birleştirmişlerdir…
 Demek ki burada, sorunuzun son bölümünde yer alan “duyguların dile getiriş biçimleri” değil de, “aslî kaynaklara uygunluk” esas olmaktadır…
 Suâl (D. Şahin): “Aslî kaynaklara dönüş”ü esas aldığınıza göre, “aslî kaynaklarımız” hakkında bilgi verir misiniz!..
 Cevap (A. Kayıkçı): Kıymetli ağabeyimiz Dilaver Cebeci'nin “Türkiye'm” isimli şiirinden iki dörtlük ile söze başlamak istiyorum:
 “Baş koymuşum Türkiye'min yoluna,
 Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm,
 Asırlardır kır atımı suladım,
 Irmağının akışına ölürüm Türkiye'm,
 Ölürüm Türkiye'm, ölürüm Türkiye'm, hey hey hey!..
 (……………)
 Düğünüm, derneğim, halayım, barım,
 Toprağım, ekmeğim, nâmusun, ar'ım,
 Kilimlerde çizgi çizgi efkârım,
 Heybelerin nakışına ölürüm Türkiye'm,
 Ölürüm Türkiye'm, ölürüm Türkiye'm, hey hey hey!.. “
 Benim “aslî” kaynaklarım da, “asıl” kaynaklarım da; yüce ve muazzez dînimiz'dir ve onun getirdiği esaslardır. Bunlar da mâlum olduğu üzere; “îtîkâd”dır; “ibâdet”tir; “muamelât”tır; “ilim”dir; “ihlâs”tır; “amel”dir; “güzel ahlâk”tır…
 Kim ki, Yahyâ Kemâl merhumun “ana südü gibi ak ve berrak” olarak nitelediği “güzel Türkçemiz”in kurallarına sâdık kalarak ve büyük Türkçü ve fikir adamı Prof. Bahtiyar Vahabzâde'nin ifâde buyurdukları şekilde “hece vezni” ile yazmayı şiâr edinerek; yukarıda sıralamaya çalıştığımız yüce ve muazzez dînimizin temel esasları çerçevesinde düşünür ve eser verirse, millî fikriyata tercüman olursa… o, asıl ve aslî kaynakları baş tâcı yapmış demektir…
 Cenâb-ı Allah'ın sevdiği böylesi kullar; varsın bâzı medyatik kişi ve kuruluşların mânevî bakımdan “takdir”inden uzak kalsın, hiç önemli değil… 
 Diyoruz ve sözü bir şiirle bağlıyoruz:
  * - * - * - * - *  
 “Türk'ün kanı”, damarında asilse;
 “Türk'ün dînî”, “İslâm” ile asılsa;
 “İslâm dînî”, “ilim-ihlâs” fasılsa;
  “Bizim Şiir”, “İslâmî”dir biline;
  “Bizim Şâir”, “Besmele”yle eline…

 “Kalem” alır, “Allah”adır nidâsı;
 “Sevgi” için, “Resûl”edir sadâsı;
 “Hakk'a kulluk”, “yaradılış” esası;
  “Bizim Şiir”, “İslâmî”dir biline;
  “Bizim Şâir”, “Besmele”yle eline…

 “Kâğıt” alır, yazdıkları “ak” olur;
 “Niyet” temiz, “dili hâlis-pâk” olur;
 “Bir amel”e, sevâb on'dan “çok” olur;
  “Bizim Şiir”, “İslâmî”dir biline;
  “Bizim Şâir”, “Besmele”yle eline…

 “Kitap” alır, ibret ile hep okur;
 “Libas”ını, ilim ile hep dokur;
 “Oruç” tutar, nefesi misk'ten kokur;
  “Bizim Şiir”, “İslâmî”dir biline;
  KAYIKÇI der, varam Hassan iline!..

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim