• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711
  • Samsun 6 °C
  • Ankara 0 °C
  • İstanbul 6 °C
  • İMZAYI ATTILAR TAKIMLA BİRLİKTE ÇALIŞTILAR
  • BU ŞEHRİN ÇOCUKLARI SAMSUNSPORLUDUR !
  • CHİBUİKE TRANSFERİ NEDEN OLMADI ?
  • İMZAYI ATTILAR TAKIMLA BİRLİKTE ÇALIŞTILAR
  • BU ŞEHRİN ÇOCUKLARI SAMSUNSPORLUDUR !
  • CHİBUİKE TRANSFERİ NEDEN OLMADI ?

“TÜRK HALBİLİMİNDE ve HALK EDEBİYATINDA GÖRÜŞLER

Ali Kayıkçı

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇI
 “TÜRK HALBİLİMİNDE ve HALK EDEBİYATINDA GÖRÜŞLER (Antoloji)”                                     ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/3
  *    “Bilgilerin doğru olması kâfi değil. Esas olan yazarıdır. Yazarının rûhâniyyeti     satırların arasında dolaşır. Yazan ihlâslı birisi ise, okuyan istifâde eder. İhlâslı değilse, fâsıksa, habîs rûhu   kitâba aks eder. Okuyan zarar görür de haberi bile olmaz. İşte,  Müslümanlar böyle kitâpları okuyunca   kalblerinde bir kararma meydana gelir. Kitâbı yazan, yazdığından daha mühimdir. Temiz su, temiz   borudan geçerse temiz olur. Temiz su, pis borudan geçerse temiz olur mu?.. Pis borudan akan sudan şifâ   olmaz.”                  Hüseyin Hilmi Işık (rahmetullahi aleyh) Efendi (1911-2001 Eyüb/İstanbul)
  *   “Hocamız (H. Hilmi Işık) yeni türedi kelimeleri hiç sevmezlerdi. Birisi onun yanında bu kelimeleri   kullanırsa anlamazlıktan gelirlerdi. Meselâ birisi 'özet' kelimesini kullansa,  'Anlayamadım efendim'   buyururlardı; bu kimse kendisi düzeltemezse kibarca, kalbini hiç kırmadan 'hülâsa mı demek istediniz?'   buyururlardı.”            *    “Bir saat kitap okumak, yarım saat sohbet etmek gibidir.”                                  Enver Ören-Sohbetler; c. 1, s. 433, 461
     
 S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
Bugün yine sizlere; “45 bilim adamı ve uzmanın 47 adet; Halkbilim ve Halk Edebiyatı konularında, milli ve milletlerarası bilimsel toplantılarda sundukları bildiri ile çeşitli yayın organlarında çıkan yazıları”nın yer aldığı kitaptan, Samsunlu Hemşehri Ağabeyimiz, kıymetli Eğitimci-Araştırmacı Yazar “Hayrettin İvgin”in 23 ncü eseri olan “Türk Halkbiliminde ve Halk Edebiyatında Görüşler (Antoloji)” isimli araştırmasından söz etmek ve “millî kültürümüz ile yoğrulmuş  olan “Ermeni Âşık Vartan”ın oldukça dikkat çeken bir şiirini sunarak muhteva denilen münderecata, kaldığımız yerden devam eylemek istiyoruz:

 

 18. yüzyıl saz şâirlerimizden olan Ermeni asıllı yurttaşımız Âşık Vartan, bakınız Cenâb-ı Allah'a nasıl yalvarıyor, nasıl niyâzda bulunuyor. (Uzun olan destanından son sekiz dörtlük): 
 “………………………….
 Her ne ki var cesedimde soyuldu
 Üç beş arşın bez içine koyuldu
 Gören bilen kavm-ü kardeş dizildi
 Cesedimi götürdüler zindana.

 Can cesetten helâlaştı, ayrıldı;
 O yollarda çok dervendler var idi
 Cenk kuruldu melâike yürüdü
 Çok zulûmat ile geçtim o yana.

 Hakk emretti, Sur düdüğün çaldılar
 Her can kendi cesedini buldular
 Dirildi cümlesi de geldiler
 Ağır şeriâte, ulu divân'a.

 Hakk emretti tahtı nûrdan kuruldu
 Çok bulanık işler bunda duruldu
 Herkesin günâhı, onda soruldu
 Mür(üv)vet kaldı, hayr-ı şerri yazana.

 Hayır-şer defterin ele aldılar
 Okudular birer birer buldular
 Ameli iyiye Cennet verdiler
 Amelsizi ayırdılar bir yana.

 Aklı olan kulluk etsin Yezdân'a
 Ne taç kaldı ne taht Nuşirevân'a
 Nice bin padişâh geldi cihâna
 Ne Karûn'a kaldı, ne Süleyman'a.

 Kimse bilmez kim yiye kim kazana
 Dünya mülkü emanettir insana
 Kalmaz yalan dünyâ pîr-ü civâna
 Gelen gitti, giden gelmez cihâna.

 Âşık Vartan, dilde koy ezber olsun
 İşiten işitsin, haberdar olsun
 Kadir Mevlâ'm, her kuluna yâr olsun
 Andan sonra olsun Âşık Vartan'a.”
 Şimdi, bu bilgilerden sonra Ermeni asıllı vatandaşımız Âşık Vartan (Bkz: Türk Sazşairleri/2-Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Kanaat Kitabevi, İst. 1940, s. 380-381) için duâsına karşılık nasıl “Âmİn!” demezsiniz ve gerek yazılarına ve gerekse sözlerine,  Cenâb-ı Allah'ın onca güzel ismi dururken “Tanrı… Tanrı…” demek suretiyle  solak bir çeşni katmak, renk vermek isteğiyle başlayan,  “devrimci görünen Müslüman”lara nasıl şüphe ile bakmaz ve de (Ey “Tanrı!.. Tanrı!...” deyip yazan ilerici Müslüman! Ermeni Şâir Âşık Vartan'a bak da ibret al, utan!..) diye haykırmazsınız?!...
 -    ?!?!?!?!?!?......................            * - * - * - * - * - * - 
 -Belki diyeceksiniz ki “Kitapta, 45 bilim adamı ve uzmanın 47 adet; Halkbilim ve Halk Edebiyatı konularında milli ve milletlerarası bilimsel toplantılarda sundukları bildiri ile çeşitli yayın organlarında çıkan yazılarına aynen ver verilmek suretiyle hem iktibas esaslarına riayet edilmiş ve hem de imza sahiplerinin fikirlerine saygı gösterilmiş”tir.
 Kıymetli Folklor Araştırmacısı, Eğitimci-Yazar Hayrettin İvgin, eserin “Önsöz”ü ikinci sayfasında,  “Beğendiğimiz ve seçtiğimiz yazılar” demek suretiyle, bir “seçme/takdir hakkı” kullandığını vurgulamakta, diğer bir ifâde ile yazarın, bu konuda “sunulan bütün bildiriler” ile “çeşitli yayın organlarında çıkan yazılar”ı ille de almak ve kitabına dâhil etmek gibi bir mecbûriyeti bulunmamakta olduğu anlaşılmaktadır.  Diğer taraftan iktibası yapan kişinin “eserin tamamını veya bir kısmını” almak ve bu ikinci şekliyle kendi okuyucusuna sunmak, her müellifin tabii hakkı olmaktadır. Nitekim İvgin Hocanın bu “tercih”ini kitabın 219. sayfasında yaptığını ve Yılmaz Şekerbay'ın “Halbilimsel Filmlerin Yapım Tekniği üzerine” başlıklı yazısının ilk paragrafının sonuna bir (*) işareti koyarak “dipnot”ta, “Bu aradan bir bölüm yazılmayarak atlanmıştır. İ.H.” şeklinde demesinden anlıyoruz.           Herhangi bir fikir adamı ve yazar, elbette ki başkalarına ait söz ve fikirlere yer verecek, onlardan iktibaslar yapacak. Ancak, bunlardan bir kısmı hatâlı ise, yanlış ise, onları mutlaka bildirecek; en azından bir parantez açarak veya dipnot hâlinde buna katılmadığını, farklı bir düşünce taşıdığını belirtecek ki, o mesuliyeti paylaşmış olmasın. Bu cümleden olarak (gerçi bir başka esere geçiyoruz ama, önemli, hem de çok önemli olduğu içindir ki) işaret etmek istediğimiz bir mesele var: Hayrettin İvgin hocamızın Mehmet Yardımcı Bey ile birlikte hazırladıkları ve Ekim 1996'da Ankara'da yayınlayıp edebiyat dünyâmıza kazandırdıkları “Zileli Âşık Ceyhunî” isimli eserin 60. sayfasında “Bikusur yaratmış halk eden Sübhân” mısrası, Ehl-i sünnet îtikâdı bakımından “büyük günâh”tır. Çünkü, Allahü teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğu gibi O'na hiçbir konuda ve hiçbir konumda “suç isnâd” edilemez. O'nun için, “Şunu kusurlu, bunu kusursuz yarattı” denilemez. Doğrusu, “Her bir şeyi yoktan var edici olan Cenâb-ı Allah; neyi, nasıl dilerse, öyle yaratır; çünkü O, neylerse güzel eyler…” Aksini söylemek, yanlış olur, hatta kişiyi (Allah korusun!” küfre kadar götürür.
 Cönklerde veya herhangi bir yerlerde kalmış, birkaç kişi tarafından bilinmenin ötesinde unutulup gitmiş yanlış bir ifâdeyi, bir günâh sözü, bir küfrü ortaya çıkarıp da bunu binlere, on binlere duyurmak; binlerin, on binlerin kelime hazinesi arasına katmak, mânevî bakımdan çok mesuliyetli bir iştir. İdeali; ya bu dörtlüğü almamak, yahut “biraz” değiştirerek, mesel⠓Ne güzel yaratmış halk eden Sübhân” şekline sokarak nakletmek veyahut da bir “dipnot” açarak, bu ifâdenin dinimize uygun olmadığına dair dikkat çekmek idi. Bu yapılmamıştır. Aynı durum, sohbet konusu yaptığımız bu Antoloji'de de yer yer kendisini göstermekte, özellikle de “Gelenek Sözcüğünün Düşündürdükleri” başlıklı yazıda, belirgin bir hâl almaktadır. Şöyle ki:
 Yazar, “Tutuculuğun kimi çevrelerde iyi, kimi çevrelerde eleştirilere konu olduğunu düşününce, en eski yapıtlar arasında sayabileceğimiz Tevrat ve İncil'de gelenek ve görenek sözcüklerini taradım. Acaba peygamberlerin tutumu ne idi? İşte birkaç ayet” diyerek “Pavlus'un Koleselilere mektubu”ndan, “Pavlus'un Selaniklilere ikinci mektubu”ndan ve “Petrus'un birinci mektubu”ndan birer cümle almış. Bu gün, elde  mevcut bulunan Tevrat ve İncil'in, birer “muharref/bozulmuş” kitap olduklarını dâhi belirtmeden ve aslî özelliklerini taşıdığı için Vatikan dünyâsınca bunca yıl saklanan “Barnabas İncili”ne de herhangi bir atıfta bulunmadan, “en eski yapıtlar arasında sayabileceğimiz” ifâdesini de biz görmezden(!) gelerek, onun “Acaba peygamberlerin tutumu ne idi?” diyerek ve sözümona “ayet” dediği haham-papaz düzmesi cümlelerden örnekler getirerek zihinleri karıştırması, affedilecek, basit görülecek bir hatâ değildir.
 Bir yazarın, “Müslüman mahallesinde salyangoz satma” meselesinden önce, alıntı yaptığı eser hakkında, yazarı hakkında fikir sâhibi olması ve ondan sonra da söyleyeceğini söylemesi/yazması gerekir. Bu günkü Tevrat ve İnciller hakkında bir fikir sâhibi olunabilmesi için de bir “Harputlu İshak Efendi”nin “Diya-ül-kulüb” isimli Türkçe eserine, bunu 1987 senesinde “Cevap Veremedi” adı altında Hakikat Kitabevi'nce neşredilen kitaba veya “Kemahlı Feyzullah Efendi” adına “Herkese Lâzım Olan Îmân” ismi ile neşredilen (İstanbul 1994) eserin 262-303 ncü sayfalarına veyahut da “Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye”nin baskı sayısı 70'e yaklaşan nüshalarından birine bakması yeterli olurdu. Bu yapılmadığı gibi bizzat yazar tarafından bir, daha doğrusu iki büyük hatâya daha yol açılmış ve (1) numaralı dipnot ile, “Kur'ân-ı Kerim'de Hadislerle gelenek sözcüğünün nasıl geçtiğini başka bir yazımda ele alacağım” şeklinde talihsiz bir ifâdede bulunulmuştur. 
 Hatânın 1.si; Kur'ân-ı Kerim'in her bir cümlesinin “Allah kelâmı/sözü”, yani “âyet-i kerîme” olduğunun bilinmediği,  Kur'ânda “hadis” aranmasıdır. “Âyet”in kelime karşılığını anlamak için (Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 33-34; Rehber Ansiklopedisi, c. 2, s. 139 ve Ömer Nasûhî Bilmen hocanın Hukuk-i İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhîyye Kamûsû gibi) bizim millî ve dînî mûteber kaynaklarımıza müracaat edilecek yerde, öz kültürümüze düşman mihraklarca kupon karşılığı evlerimizin kütüphânelerine sokulmuş ansiklopedilere başvurulmasıdır.     Hatânın 1.si de, Müslüman milletimize hizmet vermek için kurulmuş Kültür Bakanlığımızın bir dairesi olan “Milli Folklor Araştırma Dairesi”nin yayınları arasında yer alan 1975 Yıllığı'ndaki bu yazının, ileride ele alınacağı bildirilen “İslâmî kaynak” yazıya tercih edilmesi... Derleyici/Araştırmacı Yazar Hayrettin İvgin hocanın bu hassasiyeti gözden kaçırmış olmasıdır…
 -   ?!?!?!?!..............              * - * - * - * - * - * -
 -   Eserin 102. Sayfasındaki, bir prof. Dr. Tarafından hazırlanıp sunulmuş bulunan Tebliğin metninde, “Kur'ân'da (Ey nas!) hitabına mazhar olan; bütün insanları da içine alan halk telâkkisi, üstünlük duyguna kapılan medreseliler tarafından sınıflandırıldı. Havas ve avam adları ile ikilik doğdu” şeklinde, yüce milletimizin târihine, kültürüne ve insanına yönelik büyük bir “karalamama/kötüleme/bühtânda bulunma” ifâdesi vardır.       Bilindiği gibi, yüce kitâbımızın 114. Ve de aynı zamanda son sûre-i celîlesinin adı da “Nâs Sûresi”dir ve Cenâb-ı Allah, kullarının kendisine sığınmalarını münhasıran buradaki âyetleri ile emretmektedir. “Ey nâs!..” Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde tekrarlanmakta ve “Ey insanlar! Ey benim kullarım!..” hitabıyla Allahü teâlâ, dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim, bütün kullarına buyruklarını bildirmektedir. “Halk telâkkisi”nin “üstünlük duygusuna kapıldığı” belirtilen “medreseliler tarafından sınıflandırılması” ve bunun “avam (halk, topluluk)” ve “havas (seçkin, hususî) şeklindle bir ayırıma tâbi tutulduğunun ifâde edilmesi ve bunun akabinde de “ikilik doğdu”ğunun söylenmesi, gerçeklere aykırı bir durum ve tutumdur.
 Çünkü; başta Îmâm-ı Gazâlî ve İbni Âbidîn gibi büyük âlimler, yüce dînimizin emirlerini anlayıp uygulama bakımından “müctehîd âlim olanlar” ile “olmayanlar”ı ayırmışlar ve bu ayırıma göre de “mükellefiyetler bulunduğu”nu, bunların da “avam ve havas” için farklı yönlerini çok geniş bir şekildle izah eylemişlerdir. Yoksa üniversite hocası bu prof. dr., bu izah şekliyle bildirilen müctehîd olanlar yani havas sıonıfından olmadığı, olamadığı için bu bu karalama yoluna başvurmuştur; doğrusu anlamakta güçlük çekmekteyiz. (Bkz: Feth-ul kadîr, Redd-ül muhtar ve Dürr-i yekta, ihyâ-ûl-ülûm ile Kimyâ-i Se'âdet'den özetle: Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 33).     Böyle bir ayırımı, bu gün için uyarlayacak olursak;  “memur kesimi” ya da “üniversite öğretim üyeleri kesimi” ile “çiftçi kesimi” denmesinden ve tâbi oldukları bir takım hak ve vazifelerin sıralanmasından başka bir şey değilken, böylesine “karakuşî bir ifâde”, ilim adamı sıfatlı “bildiri sâhibi” kişiye yakışmadığı gibi, bunun “Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları” arasından neşredilmesi ve bu “Antoloji”ye de Sayın İvgin hoca tarafından aynen alınıp konulması, hiç de uygun düşmemiştir…           -   ?!?!?!?!..............              * - * - * - * - * - * -      -   Eserin 190. sayfasında, “Halk Hukukunun Kaynakları” başlıklı makâleyi kaleme alan ve Hukukçu olduğunu bildiren Yazar, “dinsel törenler (ibâdet)” ve “İslâm Kültür Kalıntıları: Bazı yörelerimizde, çağdaş yurttaşlar hukukunun getirdiği Batı kaynaklı yeniliklere kolayca uyum sağlanamamış, aile hukuku, iş ve kira hukuku gibi konularda, İslami şeriat kurallarından kalan uygulama alışkanlıklarına bağlılık eğilimine rastlanmaktadır. Daha ileriye gidilmekte, çağdaş hukuk alanı dışında kalması gereken ve hekimlerin mesleğini ilgilendiren temizlik ve sağlık sorunları da 'fıkıh' kavramı içinde yaşatılmak istenmektedir. Bugün sadece bir gelenek ve görenek değeri taşıyan bu gibi uygulamaların…” ve “bugünün aydınları arasında dahi, paralarını bankaya yatırıp faiz almaktan çekinen kişiler vardır” ve “üç şeyde acele etmek hayırlıdır. Ölüyü gömmek, misafire yemek pişirmek, alınan borcu ödemek. Bu inanç acaba İslâm kökenli midir, yoksa başka bir kaynaktan mı gelmiştir” ve “Halk hukuku alınana giren kurallar, eski uygarlıkların tortusundan ibaret sanılmaktadır” ifâdeleriyle yüce dînimizi bilmediğini göstermenin ötesinde, “Mukayeseli İslâm Hukuku” diye bilinen bir konudan da bîhaber olduğunu  göstermekte, dahası ve acı olanı “Hukukçu” etiketi altında inançlarımıza saldırmakta ve bütün bunları da “çağdaşlık” adına sergilemektedir. Bu hezeyanları da “Kültür ve Turizm Bakanlığı”mız 1984 senesinde, sanki bir matahmış gibi yayınlamakta, İvgin hoca ise âdeta bu “günâhlar'a ortak olmak” istercesine, iktibasen aynı ifâdeleri kitâbına almakta bir tereddüt göstermemektedir…           -   ?!?!?!?!..............                * - * - * - * - * - * -      -Eserin 209. sayfasında da “Osmanlı aydınlarının kanısınca, Türklere uygarlık adına ne gelmişse, İslâmlıktan sonra gelmiş; ondan önceki zaman bahsedilmeye bile değmez sayılırdı. İslâmlık, Vakti Saadet denilen çağda, resmi ve heykeli şiddetle yasak etmişken, bütün fethettikleri yerlerde gördükleri sanat eserlerini, putperestlik kalıntısı diye tahrip etmişken…” sözleri de bir önceki “Hukukçu” gibi yüce milletimizin târihine, inancına ve insanına “hakaret etme”yi vazife edinmiş bir kısım “Ermeni tarihçiler” gibi işkembeyi kübrâ'dan atmaktadır…      -   ?!?!?!?!..............          -  Eserin 13. sayfasında  “Arife günü” ibaresi doğrusunun “Arefe günü”, ibaresi doğrusunun “Arefe günü”, “Arife”nin ise “Arefe gönü doğmuş kız çocuğu” adı, 214. sayfada yer alan ilk film çekme ve oynatma makinelerinin yapım yılı olan 1885 yerine “1985” yazılmasının hatâlı olduğunu belirttikten sonra…           -   Ali bey, sözünüzü kesiyorum ama, bu Antoloji'de hiç müspet bir şey yok mu? Baştan beri bakıyorum da, hep tenkîd ediyorsunuz?..        -   Ham, ben de zaten şimdi onu söyleyecektim!... Bence bu eserin iki güzel mi güzel, takdir ve tebrik edilmeye değer yanı var ki, şunlardır:        1-   Öyle insanlar var ki, bir görev veya memuriyet sebebiyle, bir işte ve bir dairede, yıllar yılı çalışır, mesai yapar da, bu görevleri sona erip o işten ve işyerinden ayrıldıktan sonra, orada ve o işte bulunduklarına dair ancak eski maaş bordrolarında ya da sicil servisindeki dosyalarında adına rastlarsınız. Yani, bir rüya gibi, bir rüzgâr gibi gelip geçmişler, ne bir eser bırakmışlardır ve ne de bir “hoş sad┅ Oysaki Hayrettin İvgin hoca'mız, görev yaptığı eski işyerinde, elde ettiği belge ve bilgileri yeniden harmanlamak suretiyle seneler sonrası, birbiri peşi sıra, eser üstüne eser vermiş ve bu işi kendisi için ideal bir meşgale edinmiştir. Kendisini bu bakımdan can-ı gönülden kutluyor, gayretlerinin artarak devamını ve dahi “hayırlara vesile olması”nı da Cenâb-ı Allah'tan, hulusu kalp ile niyâz eyliyorum…            2-   Eserin 138 ve 139. sayfalarlında,  Sultan Abdülmecîd Hân hazretlerinin kızlarından Refia Sultan'ın Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde Peygamberimiz Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”e yazılmış (417/71 numarada kayıtlı), Hazret-i Ali “kerremallahü veche”ye yazılmış (417/72) ve İstanbul'da Sümbül Sinan (Şeyh Sinan-üd-dîn-i Yûsüf Efendi “rahmetullahî teâlâ aleyh”, Merzifonlu, Halveti tarikatinin Sünbülî kolunun reisi, Merkez Efendinin mürşidi, ölümü: 1529; kabri, Koca Mustafa Paşa'daki tekkesindedir)'a yazılmış (417/74, 77'de kayıtlı) dilekçeleri var ki, bunlar; Peygamberlerin, Sahabîlerin, Evliyâların, Şehîdlerin ve kıymetli İslâm âlimlerinin rûhaniyetlerinden yardım/istimdat isnetebileceğini inkâr eden Vehhâbî zihniyetli mezhepsizlerin suratlarının ortasına… ortasına inen birer şamar'ın belgesi ve onları iyiden iyiye delirten târihî birer ibret vesikasıdır. Bunu “günyüzü”ne çıkaran ve Antoloji”sini bununla “taçlandıran” kıymetli Folklor Araştırmacısı ve Eğitimci Yazar Hayrettin İvgin'e, yarın Yevm'il Kıyâmet'te bunun, şefaatçi olmasını diliyorum. Ve, 304 sayfalık büyük boy bu eseri; folklora, halk edebiyatına ilgi duyan herkese (2. baskısında hatâların düzeltilmesi temennisiyle) tavsiye eyliyorum.  (Derebahçe/Samsun, 20.05.1997)    

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim