• BIST 107.700
  • Altın 144,091
  • Dolar 3,5280
  • Euro 4,1445
  • Samsun 24 °C
  • Ankara 23 °C
  • İstanbul 24 °C
  • DÜNYA OLİMPİYAT ŞAMPİYONLARI KAVAK’TAN  
  • SAMSUNSPOR YENİDEN TOPLANDI 
  • DAVY ANGAN SAMSUNSPOR’DA 
  • DÜNYA OLİMPİYAT ŞAMPİYONLARI KAVAK’TAN  
  • SAMSUNSPOR YENİDEN TOPLANDI 
  • DAVY ANGAN SAMSUNSPOR’DA 

“TÜRK HALBİLİMİNDE ve HALK EDEBİYATINDA GÖRÜŞLER

Ali Kayıkçı

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇI
 “TÜRK HALBİLİMİNDE ve HALK EDEBİYATINDA GÖRÜŞLER (Antoloji)”                                     ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/2
  *    “Bilgilerin doğru olması kâfi değil. Esas olan yazarıdır. Yazarının rûhâniyyeti     satırların arasında dolaşır. Yazan ihlâslı birisi ise, okuyan istifâde eder. İhlâslı değilse, fâsıksa, habîs rûhu   kitâba aks eder. Okuyan zarar görür de haberi bile olmaz. İşte,  Müslümanlar böyle kitâpları okuyunca   kalblerinde bir kararma meydana gelir. Kitâbı yazan, yazdığından daha mühimdir. Temiz su, temiz   borudan geçerse temiz olur. Temiz su, pis borudan geçerse temiz olur mu?.. Pis borudan akan sudan şifâ   olmaz.”                  Hüseyin Hilmi Işık (rahmetullahi aleyh) Efendi (1911-2001 Eyüb/İstanbul)
  *   “Hocamız (H. Hilmi Işık) yeni türedi kelimeleri hiç sevmezlerdi. Birisi onun yanında bu kelimeleri   kullanırsa anlamazlıktan gelirlerdi. Meselâ birisi 'özet' kelimesini kullansa,  'Anlayamadım efendim'   buyururlardı; bu kimse kendisi düzeltemezse kibarca, kalbini hiç kırmadan 'hülâsa mı demek istediniz?'   buyururlardı.”            *    “Bir saat kitap okumak, yarım saat sohbet etmek gibidir.”                                  Enver Ören-Sohbetler; c. 1, s. 433, 461
     
 S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
Bugün de sizlere yine; “45 bilim adamı ve uzmanın 47 adet; Halkbilim ve Halk Edebiyatı konularında, milli ve milletlerarası bilimsel toplantılarda sundukları bildiri ile çeşitli yayın organlarında çıkan yazıları”nın yer aldığı bir kitaptan, Samsunlu Hemşehri Ağabeyimiz, kıymetli Eğitimci-Araştırmacı Yazar “Hayrettin İvgin”in 23 ncü eseri olan “Türk Halkbiliminde ve Halk Edebiyatında Görüşler (Antoloji)” isimli araştırmasından söz etmek istiyor ve muhteva denilen münderecatına başlattığımız incelememizi aynen sürdürüyoruz:
 İmâm-ı Gazâlî hazretleri de bu konuda buyuruyorlar ki:       “Kullarının bütün işlerini Allahü teâlâ yaratır”. Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki: (Herşeyi yaratan Allah'tır). (Zümer Sûresi, âyet 62), (Hayrı, şerri, imânı, küfrü, iyi kötü her şeyi yaratan ancak Allah'tır. Herşey O'nun tasarrufu altındadır.) (Beydavî). (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır.) (Sâffât Sûresi, âyet 96); Türkiye Gazetesi, 13.11.1996-Bir Bilene Soralım, Ali Güler, s. 15'den) Peki, işin aslı ve doğrusu bu iken, yukarıya aldığımız bu ucûbe ifâdelere ne buyrulur... Belki diyeceksiniz ki, “Bu örneklerde geçen (yaratmak) kelimesinin pek çoğu “mecâzî mânâ”da kullanılmış, yani Cenâb-ı Allah'ın sıfatları kapsamında elbette ki düşünülmemiştir.”     Burada asla unutulmaması gereken bir husus var ki, o da, bu “mecâzî mânâda kullanım”ın da uygun olmadığı meselesidir. (Bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye “Yaratmak, Allah mahsusdur” maddesi ve M. Necati Özfatura; Türkiye Gazetesi, 15.5.1997 günlü makâlesi). İnsanlar mahlûk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de, Allahü teâlânın mahlûkudur. Çünkü, O'ndan başka, kimse bir şey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahlûk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir?..  İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi kesbi'dir. Yani o iş, kendi kudreti ve iradesi ile olmuştur. O işi, yaratan, yapan, Allahü teâlâdır. Kesb eden, kuldur. Görülüyor ki, insanların ihtiyarî işleri, isteyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allahü teâlânın yaratmasından meydana gelmektedir.            İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarî (yani beğenmesi) olmasa, o iş, titreme hâlini alır; (midenin, kalbin hareketi gibi olur). Hâlbuki, ihtiyarî hareketlerin, bunlar gibi olmadığı meydandadır. Her ikisini de Allahü teâlâ yarattığı hâlde, ihtiyarî hareketle, titreme arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir. Allahü teâlâ kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kasdlarına, arzularına tâbi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. İnsanların irade ettiklerini yaratan Allahü teâlâdır. İnsan, hiçbir dileğini yaratamaz, yapamaz, insanın irade ettiğini, sonra Allahü teâlâ da irade ediyor ve yaratıyor. Herşeyi yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. O'ndan başkasına “yaratıcı” demek, hem yanlıştır, hem de Allahü teâlâya başkasını “şerik”,” ortak” yapmak olur ki, en çok yasak ettiği, en şiddetli ve sonsuz azap yapacağını bildirdiği bir şeydir.           Kelâm ilminin derin meselelerinden olan bu konuda “kılı kırk yarmalı”, küfür olan sözlerden sakınmalı ve her hâlükârda, yazarken ve konuşurken “îmânı muhafaza”ya çalışmalı, onu tehlikeye atabilecek her çeşit fiilden uzak durmalıdır. Yaksa bir lâf ile onca yıllık ibâdet-ü tâad, birden bire gider de, kişinin (Allah korusun) haberi bile olmaz. (Ayrıca bkz: Tarla Dergisi, İstanbul-Şubat 1997, 'Yaratmak' Kelimesini Yanlış Kullanma Hastalığı-Ali Kayıkçı, s. 23-24 ve a.g.d: İstanbul-Mart 1997, 'Güven Tanyeri'ne Yunus Emre Güldestesi Kitabı ile İlgili Mektup-Ali Kayıkçı, s. 9-11).
 Büyüklerin buyurdukları gibi, “Habercinin vazifesi, haber vermektir”, bizim vazifemiz de, “olabilir ki dikkatten kaçmış”tır veya bazı “hainler”in ve “gafiller”in oyununa gelinmiş”tir uyarısını yaparak “gerçekleri görmeye dâvet/tevbe-i istiğfar'da bulunmaya” çağırmaktır. Karar, sizlere aittir.
 -   ?!?!?!?!.............                  * - * - * - * - * - * - 
  -   Eserin 9. sayfasında,  “Allah (Tanrı) sevgi, korku ve bilgisiyle… ilgili inançlar”, 48. sayfasında “Bak şu Tanrı'nın işine/Dil verdi mermer taşına”, 133. sayfasında “padişah bu köylü kızını Tanrının emriyle eş olarak istemesini emreder” ve 191. sayfasında “Tanrıya şükürler olsun ki, okumamış halkın Türk'e özgü değerleri koruması” şeklindeki yanlış ifâdeler de bizi, bu konudaki “mânevî kaynaklar”a yöneltti ve aşağıdaki hususları yazmanın/bildirmenin sorumluluğuna sevk etti:      “Allah” ismi şerifi yerine “Tanrı” demek “günâh”tır. Çünkü, Kurân-ı Kerîm'de (Benim ismim Allah'dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibâdet ediniz. Allah diye yalvarınız!) meâlinde meteaddid âyet-i kerimeler vardır. Allahü teâlânın isimleri çoktur. Sayısını bilmiyoruz. İsimlerinden 99'unu, Kur'ân-ı Kerîm'de insanlara bildirmiştir. Kadızâde Ahmet Efendi (Birgîvî Vasiyetnâmesi) şerhinde diyor ki, “Allahü teâlânın 99 ismine Esmâ-i Hüsnâ denir. Allah-ü teâlânın isimleri, şeriatın bildirdiği isimler ile çağrılır ve onlar ile zikrolunur.       Bunlardan başka isimler ile çağırmaya, zikretmeye şeriat izin vermemiştir.” Şerh-ı Mevakıf, 541. sayfada (Kadı Ebû Bekr hazretlerinin bu konuda yazdıklarının açıklaması yapılırken, “Allahü teâlâya (Tanrı) demeye izin yoktur. Tanrı demek veya 99 isimden birini olsun kullanmak istememek, çok büyük ve çirkin bir suç olur. Bilindiği gibi eski asırlarda putperest insanlardan bir kısmı, “Yer tanrısı”, “Gök tanrısı”, “Güneş tanrısı”, “Bereket tanrısı”, “Aşk tanrısı” gibi bir takım kavramlar icat ederek bunlara kutsiyet izafe eylemiş ve tapınmak bedbahtlığına düşmüştür. Türk milletinin büyük atası olan Yâfes, Nûh aleyhisselâmın oğlu idi. Evladı çoğalınca, onlara reis olmuştu. Hepsi de dedelerinin gösterdiği gibi, Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yeri tuttu. Bunun da evlâdı çoğalınca, bunlara Türkler denildi. Hepsi de ecdâdı gibi Müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar zamanla çoğalarak Asya'ya yayıldı. Başlarına geçen bâzı zâlim hükümdarlar, semaî/ilâhî dini bozarak, puta taptırmağa başladılar. Bunlardan bugün Sibirya'da yaşayan Yakûtlar, hâlâ puta tapmaktadır. Dinden uzaklaştıkça, eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdir. Türk'ün asaleti ile İslâmiyet'in şerefi bir araya gelmeden çok önce, Asûrîler Türkistan'a girerek, Türkleri; güneşe, yıldızlara tapmağa alıştırmıştı. Tanyeri ağarınca güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri ve nihayet “Tanrı” oldu.(Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; Allahü teâlânın isimleri, 15. Bölümden özetle).        Gerek eski putperest kavimlerin, gerek Hıristiyanların ve gerekse Türk asıllı olmakla beraber İslâm dininden çıkmış bâzı (Saha/Yakûtlar, Bulgar, Macar, Gökoğuz (Gagavuz) gibi bâzı bahtsız boyların kullandıkları “Tanrı” ismini bir Müslüman Türk'ün kullanması kadar abes bir şey olamaz. Olamaz, çünkü; Cenâb-ı Allah'a, O'nun istediği ismi söylemeyip de kâfirlerin, O'nun en sevmediği mabutlarına koydukları “Tanrı” ismi ile O'nu çağırmak, ne kadar yanlış ve ne büyük bir inat olduğu meydandadır.
 Diğer taraftan, büyük târihçimiz Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi'ndeki bir makâlesinde, Doğu Avrupa'ya gelen Türklerden yaklaşık 10 milyon ve Hindistan'a yerleşen Türklerden de bir 10 milyon olmak üzere 20 milyonluk bir nüfusun “Tanrı” demesine rağmen “Allah” ismi celilini söylemek, dolayısıyla da İslâmlaşmak şerefine kavuşamadığı için yok olup gittiğini/asimilâsyona uğradığını bildirmektedir ki, bu dâhi büyük bir uyarı değil midir?.. Kaldı ki, bunda bir de “dilde sadeleştirme” adı altında, “İslâmî kelimeleri tasfiye etme/milletimizi dinden uzaklaştırma hareketi”nde bulunan 1950 öncesi ceberut bâzı politikacıların oyununa gelmek de vardır.
 Yüce kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm'de “Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâsı vardır. O hâlde O'na, bunlarla duâ edin!” (Â'raf Sûresi, âyet 180) buyrulurken ve Peygamberimiz Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından da “Muhakkak Allahü teâlânın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri ezberler; mânâlarını öğrenir, inanır, bunları ihlâsla okursa, (azabsız) Cennet'e girer” müjdesi ile müjdelenmişken, gerek bu isimleri ve gerekse hadîs-i şerîflerle bildirilen “Hannân, Mennân, Cemîl” gibi isimleri veyahut da yine Kur'ân-ı aziymüşşânda zikrolunun “Mevlâ, Râb, Nâsır, Gâlib, Ekrem”den bir veya birkaçını tercih etmeyenlere, ya da Yûnus Emre misâli olsun “Dertli Dolap” şiirinde geçen “Çalab” veyahut da  Âşık Kuddûsî misâli “Ey rahmeti bol Padişâh/Cürmüm ile geldim Sana” şeklinde olsun seslenmeyenlere (Bkz: Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 110 ve Türkiye Gazetesi, 28.6.1996 günlü Bir Beline Soralım köşesi), hiç olmazsa Ermeni vatandaşımız “Âşık Vartan”dan ibret almalarını diliyoruz:
       (Devam edecek)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim