• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • Samsun 7 °C
  • Ankara -1 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Samsun'un ve Samsunspor'un 28 yıllık acısı
  • 20 OCAK ATKILARI SATIŞA SUNULDU
  • Samsunspor'da gözler, Demirspor maçına çevrildi
  • Samsun'un ve Samsunspor'un 28 yıllık acısı
  • 20 OCAK ATKILARI SATIŞA SUNULDU
  • Samsunspor'da gözler, Demirspor maçına çevrildi

"TÜRK EDEBİYÂTI'NDA ŞÂİBELİ ÖDÜLLER” MESELESİ"

Ali Kayıkçı

   Emekli Öğretim Görevlisi, Şâir ve Yazar M. Hâlistin Kukul  ile bir Sohbet:
    "TÜRK EDEBİYÂTI'NDA ŞÂİBELİ ÖDÜLLER” MESELESİ"    
S
aygıdeğer Okuyucularımız!..                              Yıllar önce idi. “Denge” gazetemizin evveliyatı olan “Gürses Gazetesi”nde “Kültür-Sanat Sorumluları” olarak “M. Hâlistin Kukul” Hocamızla zaman zaman edebî sohbetler yapar, bu sohbetlerde pek çok konuyu dile getirmek suretiyle okuyucularımıza faydalı olmaya çalışırdık.                                 Bugünlerde de ilim, edebiyat ve sanat çevreleri için gündeme taşınan “edebiyat ödüllerinde şâibeli uygulamalar” hakkında O’nun bu sohbette dile getirdiklerini tekrarlamakla yaraya bir nebze de olsa merhem sürmek istiyoruz.                            Kalbî sevgi ve saygılarımızla…                                     = = = * = = =                                          A.K: -  Türk Edebiyâtı'nın (şiiri, romanı, hikâyesi, tiyatrosu, denemesi); dünyâ edebiyâtları içersinde bir müstakil hüviyet olarak varlığı hakkındaki görüşünüz nedir?       M.H. K: -  Elbette ki önce dünyâ edebiyâtlarından neyin kastedildiğinin bilinmesi lâzımdır. Kimin, hangi zümrenin veya hangi milletin hangi türünün hangi tarz (lar)ı bu edebiyâtlara dâhildir ve ne yapmıştır? Ölçüleri nelerdir? Hangi fikrî, ilmî, bediî, ahlâkî yâhut içtimâî kıstasları taşımaktadırlar? İşin ucunda, herhangi bir menfaat, propaganda, ihânet veyâ ahlâksızlık bulunmakta mıdır? Bunlara benzer bütün sorular sıhhatli bir şekilde, san'atın sübjektif gerçeğini, objektif olarak değerlendirmek gerekir. Mes'eleye bu gözle baktığımızda, Türk edebiyatının, dünyâ edebiyâtları içersinde, başta şiir olmak üzere, büyüklüğünün dört temel ayağı vardır:  
    1)    En eski edebiyâtlardan biridir. 
    2)    Çok sayıda büyük şâir ve edîbe sâhiptir.
    3)    En hacimli eserlerle doludur. 
    4)    Ortaya konan eserler, fevkalâde üstün vasıflıdır; cihânşümûldur. 
Muhakkaktır ki, buna, sâdece Türkiye Türkleri edebiyâtı olarak bakamayız.  Yaşayan Türk dünyâsının edebiyâtı bile "muazzam"la ifade edilebilir. 
    Son dönemde bile, Necip Fâzıl'ın tâbiriyle söylüyorum, bizde "kitaplık çapta" şâir, edîb ve fikir adamları çıkmıştır ki, Necip Fâzıl, Peyami Safa, Kemâlettin Tuğcu, Cemil Meriç, Bahtiyar Vahabzâde, Feyzi Halıcı, Sezai Karakoç... bunlardan sâdece birkaçıdır. 
    A.K: -  Son cümlenize bağlı olarak, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyâtı'nda bir hamleden bahsedebilir miyiz?..  
    M.H. K: -   Bundan tabiî bir şey olamaz zâten. Bunca nüfus ve bunca ilerlemiş teknolojiyle, elbette ki, edebiyatımızda da görünür bir gelişme söz konusudur. Ancak; küçüldü, ufaldı denilen dünyâda, beş bin yıllık edebî mirasımızı ve üç yüz milyonluk Türk Dünyâsı edebiyâtını görerek buna karar vermeliyiz. Hazret-i Mevlânâ'yı, Yûnus'u, Süleyman Çelebi'yi, Fuzûlî'yi, Bâkî'yi iyi idrâk ile bugünün mukayesesini yapmalıyız.  
    Bütün bu mukayeselerden sonra, yine de iftiharla diyebilirim ki, merhale merhale, son dönem edebiyâtımız hiçbir zaman bizi mahcup etmeyecek kadar mesafe katetmiştir. 
    Noksanımız; bizi, hakikî mânâda, yâni objektif olarak ortaya çıkaracak olan "münekkit"liktir. Bu; ister merci diyelim, ister başka bir şey, münekkit yokluğu, bizim gerçek hüviyetimizi aydınlığa kavuşturamıyor... 
    A.K: -  Orhan Pamuk isimli bir romancı, Nobel edebiyat ödülü aldı. Sizce, bu ödülün alınmasında, edebî mi yoksa siyâsî mi bir tercih var? Bunu siz nasıl seziyorsunuz?.. Türkiye bundan, gerçekten kazançlı mı çıkacak?.. Ne diyorsunuz?..
    M.H. K: -  Her edebiyât eserinde fikir, hâliyle siyâset de vardır. Ammâ, her şeyden önce; böyle olduğu iddia edilen eserde,  "edeb, usûl, üslûp ve bediîyat" olmalıdır. İlkönce tartışılması gereken budur. Kaldı ki, eser başka, edebî eser başkadır. Her kitap, eser değildir ve her eser hüviyetli kitap da edebî değildir. Son yıllarda, İslâm memleketlerinde bu ödüller verilmiştir. Tabiî ki, edebî olanlarını söylemek istiyorum:      
    Salman Rüşdi ve Necip Mahfuz, bunlardandır. Bunlar, bilebildiğim kadarıyla, daha ziyâde İslâm aleyhtarı görünümlüdürler. Bazı İslâmî değerlere dil uzatınca kıymet (!) bulmuşlardır. Kendi ülkelerinde, İslâm'a karşı tavırlarından dolayı, sevilmeyen kişilerdir. Avrupalılara yâhut da onların misyonerlerine yardımcı durumundadırlar. Câzibeleri (!) bundandır.  Salman Rüşdi, İslâm'a küfretmedi mi?.. Pamuk da benzerini yaptı. Belki, daha da ağırını!.. Dedi ki, "Türkler; bir milyon ermeni, otuz bin kürt kesti." Bu nasıl bir iddiadır ki, içinde yaşadığı toplumu ve onun bütün târihini ve kültürünü hiçe sayar?..  Câhilâne olmaktan ziyâde, gayet şuûrlu bir menfaatçilikle söylenmiş bu sözlerde fikrî, siyâsî olmaktan çok "ahlâkî" bir zaaf vardır. Olmayan bir şeyi oldu gibi ortaya atmanın "siyâsîlikle" değil, "ahlâkîlikle" alâkası vardır. Nobel ödülünü verenlerin, mes'eleye bu gözle bakmalarını tavsiye ederim... 
    Kaldı ki, Pamuk,   -eğer kendini bu milletin bir ferdi kabul ediyorsa- kendi milletine ve târihine de ihânet etmiştir. Fransa dâhil, pek çok Avrupa krallarını himâye eden bir millet, târihinin hiçbir döneminde katliâm yapmamıştır... Aksine, katliâm yapanları ve yapmak isteyenleri kınamış, yolundan çevirmiştir...
    A.K: -  Bu ödül karşısında, siz, O. Pamuk'tan, hangi davranışı beklerdiniz?.. 
    M.H. K: -  Doğrusunu isterseniz, bu sözleri söyleyebilen birinden, ben, ilk önce tövbe etmesini ve ardından da bu azîz milletten özür dilemesini beklerdim... Bu olmadıktan sonra, verilen veyâ alınan ödülün bu millet nezdinde, müspet mânâda hiçbir hükmü yoktur. Sevinen sâdece Rumlar ve Ermeniler olmuştur. Sâdece bunlar değil elbette. Bunlar, görünenlerdir. Kıs kıs gülenler de var tabii ki... Onlar da, zamanında gerçekten katliâm yapanlar: Fransızlar gibi, Hitler'in milleti gibi, Stalin'in veya Mao'nun câmiâsı gibi... Elbette ki, Pamuk, en azından, Jean Paul Sartre'ın yaptığını yapabilirdi. Satre'a, "Müjde!..." demişler, "Nobel ödülü bu yıl size lâyık görüldü." Sartre,  yüzünü buruşturmuş, onların olsun cevâbını vermiş. Kendisine verilmesi düşünülen parayı ve altın madalyayı da kabul etmemiş. Sartre, ateist biridir ammâ, şahsiyetli biridir. Fikrinin adamıdır...
    Türk Edebiyâtı'nın şâibeli ödüllere ihtiyacı yoktur. Hangi sahada olursa olsun, şâibeli her ödül, Türk milletinin şanlı geçmişini zedeler. Hazret-i Mevlânâ'nın çok vecîz bir sözü var: "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!"
    Pamuk'tan elbette bunu da  beklemiyoruz. Meselâ, Yüksek Öğrenim Kurumu Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Tez iç, Fransızların kendisine verdiği (Legion d'honneur) adlı liyâkat nişanını, Fransa'ya iade etmiştir. Bu nişanı, iki yıl önce, 17 Eylül 2004'te almıştı. Milletini, bir madalyaya değişmedi. Takdire değer, alkışlanacak bir davranış gösterdi.  
    A.K: -  Bu Nobel ödülü, sizce bu kadar mühim midir? Buna lâyık olabilecek başkaca edebiyatçılarımız mı yok?..  
    M.H. K: -  Umûmî olarak, eğer samimî ise, ödüller teşvik edicidirler. İçte ve dışta, bu böyledir. Ammâ, görülüyor ki, Türk milletinin gururunu zedeleyen bir davranışla karşı karşıyayız. Bu Nobel ödülü, bundan böyle, bizi, hep, katliâm yapan olarak gösterecektir. Bizde, Pamuk'la mukayese etmeksizin söylüyorum  -zîrâ, ondaki ahlâkî, siyâsî ve içtimâî değerler, aslâ ve asla arz edeceklerimle mukayese kabul etmez-  bir Yılmaz Boyunağa, bir Sevinç Çokum, bir Emine Işınsu, bir Kemal Tahir, bir Ahmed Günbay Yıldız, romanda hemencecik sayabileceğim birkaç isimdir. Kaldı ki, şiirde, bir Sezai Karakoç, bir Abdurrahim Karakoç, bir Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, bir Fâzıl Hüsnü Dağlarca, bir Feyzi Halıcı... bunların çok fevkindedir. Bir şâir veya edîbi, önce kendi milleti sevmeli. Eğer, eserinden beş on sayfa okunup bırakılıyorsa, o kimse, iyi düşünmeli... Kendi milletine beğenilmekten ziyâde, Avrupalıyı hoş tutmayı hedeflediği anlaşılıyor. Belki de, bu güzide milletle bu sebeple alay ediyor. Bütün mes'ele, Avrupa'dan bir "Âferin!.." almakta imiş, demek ki!..                
    A.K: -  Pamuk'un eserlerinde; sizce, estetik kaygı yok mu?..                   M.H. K: -  Çok iyi bir hususu dile getirdiniz Sayın Kayıkçı, maalesef böyle bir kaygı yok. Ben, sâdece Kar adlı kitâbını okudum. Coğrafya bizim, insan bizim, fakat baştan sona orada bizden eser yok. Ahlâk sıfır. Hâliyle, estetik de sıfır olacaktır. Üslûp, benim gibi düşünen dost şâir, yazar ve münekkitlerden okuduğuma göre, diğer kitaplarında da "üslûpsuzluk" üzerine inşâ edilmiş...  
      Sayın Kayıkçı,  çok merak ediyorum; bizim ahlâkî, bediî, edebî ölçülerimizin ayâr merkezi, "Avrupaî düşünce" midir?.. Bu nasıl iştir?.. Bizim, cihânşümûl tefekkür menbalarımıza ne oldu?.. Kurudular mı?.. Avrupa, icâzet makamı mıdır?.. Fransa Millî Meclisi hem hukuka, hem târihe karşı yanlış bir karar almıştır. Ödül, bu kararla kararmıştır. Türk, yapmadığı bir fiille muhatap edilmek istenmiştir. Arkadan vurulmuştur. Bu yara, edeb yarası değildir. Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, bütün dâvetlerimize rağmen, her ne hikmetse, bu güzel memleketimize, Türkiye'mize gelmemiştir ammâ, ödül öncesinde Ermenistan'ı ziyâretten geri durmamıştır. Hâliyle, Pamuk'un aldığı ödülü, ben, üslûpla, usûlle, bediî endîşe veya edebî kaygı ile bağdaştıramıyorum....  
    A.K: - Saygıdeğer Hocam; bir gazeteci yazar, O. Pamuk ile bağlantılı olarak şöyle diyor: "Her alanda dünya ligine çıkmak istemiyor muyduk? Bir zamanlar Türk sağı tarafından ezbere olarak karalanan Nazım Hikmet'in Sovyetler Birliği pençesindeki esir Türkistan'da, bugünkü Azerbaycan, Özbekistan gibi devletlerde okunduğunu, şairin buralarda sevildiğini öğrenince hayret etmiştik. Onlar komünist rejimde esirken sosyalist bir şair nasıl olur da makbul adam olurdu? Asya Türkleri şöyle diyorlardı, "Nazım ideolojisi bizi alâkadar etmez, onun mısralarında Türkçeye hasretimizi dindiriyoruz." 
    Sahiden, bu, böyle midir?.. Pamuk ve Nâzım'ı müşterekleştirmek doğru mudur? Şimdiye kadar Necip  Fâzıl anılınca "Nâzım" diyorlardı; şimdi de Pamuk deyince niçin Nâzım diyorlar?.. Bu değişikliğin sebebi, sizce ne olsa gerektir?..
    M.H. K: -  Bir kitaplık konusunda bir mevzû. Şike veya şâibe ile hiçbir  "dünyâ ligine çıkmak" istemiyoruz. Bu iddia, her şeyden önce,  "millî, dînî, edebî ve insânî" düşünenlere ağır bir ithamdır... Evet, hepsi için böyledir, bu... Neresinden başlayalım!.. Meselâ; "...ezbere olarak karalanan..." öyle mi? Acaba bilmezler mi, çok sevdikleri ve övdükleri Stalin kaç milyon Türk'ü ve Müslüman'ı öldürttü, sürgüne gönderdi?.. Ne kadar Müslüman dîn âlimini katlettirdi?.. Şu mısralar Nâzım'ın değil mi?:
    "Ben eski Moskovalıyım/Eski İstanbullu olduğum kadar
    Bu şehir benim şehrim/Ondokuz yaşımda bu şehre geldim 
    1922 idi yıllardan o yıl/Hey gidi gençlik hey!"
    Bilmezler mi ki, güzel dinimiz ve güzel insanımız; onun lisanında   -bu lisan Türkçe bile olsa- en çirkin, en kaba, en bedbaht ve komünizme karşı mücâdele verdikleri için ne nankördürler:
    "Elimizde kırk ikiliktir bizim
    Marksizm" diye kim haykırdı?..
    "Gelin,/Kızıl tank taburları gibi dağları düzleyerek gelin....
    Öldü Lenin/...ebediyen duymamak olur mu hiç/Lenin'in sözlerini?" mısralarının okul kitaplarımızda yer almasını arzularlar mı acaba? Bilmezler mi ki, o, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucucuna "Burjuva Kemal!" diye hitap etmiştir. Lenin ve Stalin'e övgüler ve ağıtlar yakan birinin, iş bize gelince  "Hav... hav... hak... tû..." demesi, hangi sevginin ifadesidir?.. O. Pamuk da, Atatürk'ü âdeta küçümseyen ifadeler kullanmıyor mu?.. İşte, bu cümleler de onun:     
    "Atatürk, kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına Cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu... Atatürk'ün leblebi zevkinin,  ülkemiz için ne büyük bir felâket olduğu..."
    Türkistan'da, Azerbaycan'da, Özbekistan'da  "seviliyor"muş, Nâzım!.. Acaba ne adına?.. "Komünist rejimde", "sosyalist bir şair"  değil ki bunları söyleyen... Kendisinin, "komünist" olduğunu söyleyen birine, siz nasıl çıkıp da  "sosyalist" diyebilirsiniz? Anlamak mümkün değil!..
    Şu doğrudur: Nâzım, yaptıklarını komünizm adına açık açık söylemiştir. Türkiye'yi Sovyet uydusu ve Türk milletini de komünist/ateist yapmak emelindeydi. Yanıldığını anlayamadan öldü. Meselâ, 1925'te, yâni yirmi üç yaşında iken şunları yazdı:
    "Bin dokuz yüz on yedi/Teşrinisani yedi
    Yumuşak ve derin/Sesiyle Lenin
    (Dün erkendi, yarın geç/Zaman tamam bugün) dedi
    Açmış bir pencereyi Deli Petro/Petro'nun penceresiydi örtülen
    Açılan Lenin'in penceresi." 
    Bu mısraların yazıldığı tarihten iki yıl önce, Türkiye'de Cumhuriyet ilân edilmişti. Şu  "hasret" gideren Nâzım'ın bu ihtişamlı Cumhuriyetimiz ve onun kurucusu hakkında niçin bir çift lâfı bulunmaz?..
    Pamuk'un, ondan bu noktada elbette bir farkı var. Zîrâ Pamuk, demokratik, lâik, hür bir ülkede yaşıyor. Öylesine hür ki, küfrü taşıyabilecek kadar sabırlı, hazımlı ve suskun... Ancak, Nâzım'ın alenen yaptığını, o, ister kurnazca, ister sinsice deyin, el altından yaptı. Kendisine bunca nimeti bağışlayan bir milleti, hem alçak, hem kaatil, hem geri, hem de câhil gösterdi. Bu kişinin aldığı veya kendisine verilen ödül, her anıldıkça, zaman içinde onunla birlikte, hep o meş'ûm, iğrenç yalan cümlesi anılacaktır: "Türkler bir milyon Ermeniyi ve otuz bin Kürt'ü öldürdü..."
    Ya, Ermenilerin öldürdükleri Müslüman Türkler?.. Ödülü verenler de, alan kadar ahlâk mahrûmu...
    "Nazım'ın ideolojisi bizi   -yâni onları nasıl- alakadar etmez"miş?..  Böyle şey olur mu?.. Peki, neyi alakadar edecek-miş?..  Olur mu böyle şey?.. "Türkçe'ye hasretimizi dindir"mek, o lisanın sâhibine ve sâhibinin inancına hakaret ve küfür etmekle mi olurmuş?..  "Düşmanıyım asaletin kelimelerde bile" diyen Nâzım'ın hangi Türkçe zevkinden ve sevgisinden söz ediyorsunuz?.. Bu,  nasıl bir iştir?!..
    Kullandığınız dili, kimin ve neyin hizmetine veriyorsanız, dil, onu konuşur. O, bir vasıtadır. Elbette ki, dil, millî kültürün mühim bir unsurudur. Ancak, onu, yerli yerinde yâni o milletin lehine kullanmazsanız ne mânâ ifade eder?.. 
    Nâzım veya onun gibiler, bu Türkçe'yi nasıl konuşturdular? Siz ona bakın!.. Türk kültürüne yabancılaşmış olanlar, bu dili, milletin aslî değerleriyle çatıştırmış ve dâimâ dışardan medet ummuşlardır. Kendisine kucak açıp yetiştirene ise sırt çevirmişlerdir...
    (Mukayese etmiyorum ammâ) Hazret-i Mevlâna, eserlerini Farsça yazmış. Hem de ne eserler! Peki, ne buyuruyorlar: "Aslam Türkest eğerçi hindu gûyem".  Yâni, "Farsça söylüyorsam da aslım Türk'tür". Cihânşümûl mesajlı o muhteşem eserlerini Farsça yazdı ammâ, özünden kopmadı. Hepimizin, herkesin baş tacı oldu. 
    Bir eser; usûl, üslûp, edeb, bediîyat ile, bunların menşeini teşkil eden hakikî bir aşkla donanmadıktan sonra cemiyetine verebileceği fazla bir şey yoktur... Bunlar olmaksızın, dünyâdaki îtibâr yavan ve yalan ellerde kire gömülür, gider...
    A.K: -  Verdiğiniz bilgiler için kalbî teşekkürlerimizi sunuyor ve sözlerinizin iyi anlaşılıp yorumlanmasını, sevgi ve saygılarımızın kabulünü diliyoruz efendim...

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim