• BIST 108.392
  • Altın 143,552
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224
  • Samsun 26 °C
  • Ankara 30 °C
  • İstanbul 22 °C
  • KOMBİNELER SATIŞA ÇIKTI 
  • ÇAĞRI ATTI SAMSUNSPOR KAZANDI
  • ÇARŞAMBASPOR TOPBAŞI YAPTI 
  • KOMBİNELER SATIŞA ÇIKTI 
  • ÇAĞRI ATTI SAMSUNSPOR KAZANDI
  • ÇARŞAMBASPOR TOPBAŞI YAPTI 

“SEVDA GÜVERCİNLERİN KANATLARINDA” ÜSTÜNE BİR İNCELEME

Ali Kayıkçı

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇ

“SEVDA GÜVERCİNLERİN KANATLARINDA” ÜSTÜNE BİR İNCELEME    *Sayın Fikret Dündar Beyefendi; edebiyat dünyamıza ve Derneğimize renk     katan, kültürlü, coşkulu, çalışkan kişiliği ile tam bir gönül dostudur. Onun     şiirleri aşk ve sevgi dolu olup, engin görüşleri ve sanat aşkı âdeta      gözlerinden okunur ve hemen fark edilir.”             (Nezihe Tuna-İst. Birleşmiş Yazarlar Şairler ve Bestekârlar Derneği Bşk.)   
 S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
Bugün sizlere;  “Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (375 İsim/Üçbinyüz 55 Eser/Binyüz 55 Resim)” adını taşıyan eserimizin 5. baskısına  ek olarak hazırladığımız kitapçıkta (muhtemelen de 6. baskıda)  kendisinden bahsedeceğimiz bir başka hemşehrimizi  ve onun yukarıdaki başlıkta adını verdiğimiz eserini tanıtmak istiyoruz:  
FİKRET DÜNDAR   (Yüksek Ziraat Mühendisi, Ziraat Doktoru,   Zirai Mücadele Enstitüsü Müessese Müdürü, Şâir):
                                         
 Kırklareli'ne bağlı Vize ilçesinde 18.4.1942 tarihinde dünyâya geldi.    İlkokulu burada okuduktan sonra orta ve lise öğrenimini İstanbul'da Özel Darüşşafaka Lisesi'nde yaptı ve buradan da 1960 yılında mezûn oldu.    Yüksek öğrenimini ise Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde tamamladı ve 1964 senesinde “Ziraat Yüksek Mühendisi” unvanını aldı.       İlk görevine Tarım Bakanlığı Diyarbakır Bölge Zirai Mücadele Enstitüsü'nde “Teknik Eleman” olarak başladı. Daha sonra askerlik hizmetini “Yedek Subay” olarak  yaptıktan sonra Samsun Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü emrine atandı. Burada “Asistan”, “Başasistan”, “Fitopatoloji Uzmanı” ve “Müessese Müdürü” olarak uzun yıllar hizmet verdi.        Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde yürüttüğü “Doktora” çalışmasını 1977 yılında “Pekiyi” derece ile tamamladıktan sonra “Ziraat Doktoru” akademik unvanını kazandı.           Ondokuzmayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde “Fitopatoloji” derslerine girdi ve “Öğretim Üyeliği” yaptı. Samsun Meslek Yüksek Okulu'nda da “Sere ve Süs Bitkileri Hastalıkları” derslerinden öğrenci yetiştirdi.        1996 yılında kendi isteği ile “emekli”ye ayrılan Dündar, daha sonra İstanbul'da özel sektörde “Teknik Müdür” olarak da çalıştı.      Tabiat ile iç içe yaşamaktan, şiir okumak ve yazmaktan zevk alan Fikret Dündar'ın, “Sevda Güvercinlerin Kanatlarında” adını taşıyan ve içinde çoğu hece ile yazılmış 80 kadar şiir bulunan eseri, Birleşmiş Yazarlar Şairler ve Bestekârlar Derneği yayını olarak 80 sayfa hâlinde 2007 yılında neşredilmiştir.           - * - * - * - * - * -          Esere bir takdim yazısı yazan İstanbul Kadıköy Birleşmiş Yazarlar Şairler ve Bestekârlar Derneği Bşk. Nezihe Tuna; bu yazısında, yukarıya “Serlevha” olarak aldığımız sözlerine ilâveten şöyle devam etmektedir:         “…Bu ilk kitabı olan 'Sevda Güvercinlerin Kanatlarında' adlı eserini ne büyük bir zevk ve heyecanla hazırladığını tarif etmem imkânsız. Bütün şiirleri baştan sona kadar buram buram aşk ve beste kokuyor.”         Dernek Başkanı Tuna'nın yayıncı olarak bütünüyle övgüyle bahsettiği bu şiirlerin altlarında, yazılış tarihleri bulunmadığı için her birinin; Şâirin çocukluk, gençlik ve olgunluk yıllarından hangisinde yazıp-yazmadığını bilemediğimiz için, bunları genel olarak değerlendirdiğimizde; duygu olarak iyi, ancak sanat olarak zayıf; duygu ve sanat olarak iyi, ancak mânevî değerler olarak zayıf ve nihayet duygu ve sanat olarak iyi eserler şeklinde nitelendirmek mümkündür diyoruz.          Bunlardan duygu ve sanat olarak oldukça iyi gördüğümüz şiirleri, şâirin seçtiği başlıklar altında şöylece bir sıralayacak olursak, şunlar karşımıza çıkmaktadır:  “Bir Sen Kaldın Şu Gönlümde”, “Dertlerle Hicranla”, “Esmez Oldu”,  “Hep Kendi Hâlinde”,  “Güzel Günler”,  “Her Şeyimdin Sen Benim”,  “Hasretinle Yandım”,  “Meltem Essin Gönlüne”,  “Hüzün Hiç Yakışmıyor”,  “Sen Çağlayan Irmaksın”,  “İnan ki Çok Sevdim Seni”,  “İnan ki Yanıp Durdum”,  “Gözlerimde Arıyor”, “Ne Güzeller Vardı” ve “Uzaktasın Ama”.              Şiire ad olan bu başlıklardan da anlaşılacağı üzere şâir;  daha çok, karşı cinse karşı hissedilen, beşeri aşk konusu üzerindeki duygu ve düşüncelerini mısrâlaştırmış ve bunları kitabına almıştır.  Sayın Fikret Dündar bu şiirlerine ad verirken/başlık olarak tespitte bulunurken de şiirlerin ilk mısralarındaki kelimeleri tercih etmiştir.  Oysaki pek çok halk şâirinin tercihen yaptığı gibi, kafiyeden sonra gelen ve her mısrânın sonunda tekrarlanan “redîf”leri seçmiş olsaydı, daha çok akılda kalan ve klâsik anlayışa uygun bir iş yapmış olurdu.              Yukarıda adını vermiş olduğumuz bu şiirler; çoğu radyo ve televizyon programlarında “Türk Sanat Müziği” dalında  “beste” olmuş “güfte” sözleri gibi değer taşımakta ve “Şâir ve Bestekâr Kemal Kosif” gibi hemşehrilerimizin ilgisini beklemektedir.   Diyoruz ve O'nun bu şiirlerinden 3 tanesini örnek şiir olarak sunduktan sonra da şiirlerin “muhteva” dediğimiz “içeriği”ne geçiyoruz:       “Bir Sen Kaldın Şu Gönlümde        Bir sen kaldın şu gönlümde, sevdiğim her şey bitti;      Anlamadan nasıl geçti, geçmez sandığım yıllar…     Geride kaldım nedense, sevdiklerim hep gitti;       Günahım neydi, söyleyin, neydi, kandığım yıllar…”
 “Dertlerle, Hicranla          Dertlerle, hicranla, yine yandım ben;        İnsafa gelirsin diye sandım ben;         Alnıma yazılmış, sana kandım ben;       Reva mıdır bana, yittim sevdiğim…
 Derdimi, efkarı ummana attım;         Özlemle kavruldum, özlemle yattım;        Hüzünler yaşattın, acılar tattım;         Yad ele savruldum, gittim sevdiğim…
 İnan bana, sensiz dağı aşamam;         Mümkün değil, sensiz bentten taşamam;       Haram bana inan, sensiz yaşamam;       İnsaf yok mu sende, bittim sevdiğim…”
 “Esmez Oldu           Esmez oldu gönlümde, ne fırtına, ne rüzgâr;       Hiç sormayın a dostlar, gönlümde bin melâl var…     Nerde o eski neş'e, nerde kaldı ilkbahar;        Hiç sormayın a dostlar, gönlümde bin melâl var…”       - * - * - * - * - * -       “Konuşulduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi de okunup konuşulan bir dil olması” ile öğündüğümüz “Türkçe”mizdeki bâzı kelimeler; (^) “inceltme/uzatma işareti” dediğimiz ve gelen harfin uzatılacağını gösteren işaret,  bir dilbilgisi kuralı olduğu gibi, benzer harflerle yazılan, fakat farklı anlam/mânâlar taşıyan kelimelerden de ancak bunlar vasıtasıyla ayrılır. Meselâ; hala ile hâlâ, hal ile hâl, yar ile yâr, kar ile kâr… gibi.      Bu bakımdan;  sayfa 10, 30, 35, 57'deki hal, 13, 19, 35, 43, 69, 71, 72, 73, 75'teki yar kelimelerine (^) işareti konulmalıdır.         Eserin 10-75. sayfaları arasında, uzatma/inceltme  (^) işareti dediğimiz; “Hecelerin, uzatılarak söylenmesi için kullanılan; a, i ve u sesli harfleri üzerine konulan, (Arapça ve Farsça) dillerinden alınmış kelimelerden geldikleri için de uzatılarak okunmaları, inceltme işaretiyle yazılmaları icap ettiği” (Bkz: Tahir Nejat Gencan-Dilbilgisi; Kanaat Yy. İst. 1991, s. 22-23) hâlde “şapka”sız yazılan, dolayısıyla da “konuşulduğu gibi” yazılmayan şu kelimeler de vardır.  Bunlar;            Sayfa 13, 15, 17, 43, 45, 67, 69'teki günah;  yine sayfa 13, 19'teki ah; 14, 15, 16'teki selam; 59, 61'daki rüya ile yine 61'deki riya ve hülya; 64'teki laf; 69'daki efkar,  75'teki biçare kelimeleridir.              Sayfa 7'de, 13 ve 54'te;  “Tanrı”, “Tanrım”, “Tanrıya” şeklinde kullanılan hitaplar; daha ziyâde bir Hıristiyan batılının veya herhangi bir putperest kâfirin ağzına ve/veya sanatına uygun düşen bir ifâdedir. Bunu bir Müslüman'ın bu şekilde kullanması, dînen oldukça mahzûrlu ve tehlikelidir.           Çünkü;  Hıristiyanların “Teslis (Baba-Oğul Îsâ ve Rûh-ül Kuds)”, diğer bir ifade ile “Trinite”  inancını ihtiva eden “Tanrı” kelimesinin karşılığı, “Esmâ-i Hüsnâ”dan olan ve Kur'ân-ı Kerîm'de 2 bin 698 yerde olmak üzere en çok tekrarlanan ve Müslümanların “Tevhîd” inancını aksettiren ve İhlâs Sûresindeki bütün mânâları ihtiva eden “Allah” kelimesi ve bu kelimeden türetilmiş olan ifâdelerden bîhaber bulunmalarına veya küfrü inatçılıkları sebebiyle buna karşı çıkışlarına âdeta destek verilmesidir…      Çünkü bu iki kelimenin taşıdığı anlamlar bakımından aralarında dağlar dağı kadar fark vardır. Dahası, kuzey ile güney gibi iki ayrı yön vardır. Küfür ile îmân farkı vardır…  Diğer taraftan; Tarih boyunca ateistler, putperestler, kâfirler ilâhlarına; eski Mısır'da olduğu gibi Firavun ve Öziris, kadim Yunan ve Roma'da olduğu gibi Nemrut, Zeus, Apollon, Kybele ve Jüpiter; Âsurya'da Ba'l, Bail; Uzakdoğu ve Güney Asya'da Budha, Tiyangla, Adenomu, Vişnovsiva, eski Arabistan'da Lat, Uzat, Menat;  Amerika'da Manitu ve pek çok yerde de “Tanrı” gibi isimler vermişler, fakat “Allah” adını kullanmamışlardır…  Kur'ân-ı Kerîm Meâl ve Tefsiri-Tibyan Tefsiri, 3. cilt, s. 693'de bu husus şu şekilde ifade edilmektedir: “Müşrikler putlarına ilâh demişler, fakat 'Allah' adıyla isimlendirmemişlerdir.” Çünkü “Allah” adı, O'nun bütün sıfatlarını toplayan “zâti” ismidir. Arapçanın hiçbir kuralı ile bağdaştırılamaz. İmlâdaki her harfi ile de yine O'na delâlet eder. Meselâ bu mübârek kelimenin başındaki “elif” kaldırılsa, kalan kısım “lillâhî” okunur. Bu da yine O'na delâlet eder. Eliften sonraki “lâm” kaldırılsa, kalan kısım “lehû” okunur. Bunun nispeti de yine Allahü teâlâyadır. İkinci “lâm” da kaldırılacak olsa geriye “hû” kalır ki bu zamir olup yine O'na aittir…         Üstâd Yazar M. Ali Demirbaş'ın ifade buyurdukları gibi, “Allah ismi yerine, tanrı demek caiz değildir; çünkü tanrı, ilâh, mabut demektir. Meselâ, Hintlilerin tanrıları inektir, denilmektedir. (Birdir Allah, Ondan başka tanrı yok) denilebilir. Başka dillerdeki Dieu, Gott ve God kelimeleri de ilâh, mabut mânâsına kullanılabilir. Allah ismi yerine kullanılamaz.” (Türkiye Gzt. 27.4.2010, s. 15)          Bir “köşe yazımız”da bahis konusu yaptığımız ve “Hem Okudum Hem de Yazdım/1” adlı eserimiz ile “Yaş 65 Yolun Yarısı Eder/2” adlı eserlerimizde de yer verdiğimiz bir şiirimiz ile bu meseleyi noktalamak istiyoruz:         * - * - * - * - * -         “Aman Tanrım!” diyene bak, “şâhit” ister “şahâdete”;     “Allah” desen “Esmâ”dandır, kimse “tereddüt” eylemez!..      “Kardeş” kılar “Müslüman”a, bu yol götürür “vahdete”:     “Dil” kalblerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;     Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…
“Aman Tanrım” diyen kişi, bir “putperest” olabilir;
“Aman Tanrım” diyen kişi, “haç'a secde” kılabilir;
“Aman Tanrım” diyen kişi, “ateist”çe ölebilir…
 “Dil” kalblerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;
 Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…

“Aman Tanrım” diyen kişi, bir “tercüme” roman okur;
“Teslis” ehline yaklaşır, “şaşırdığı” zaman olur;
“Â'râf-180” hükmünce, “O gün” hâli yaman olur…
 “Dil” kalblerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;
 Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…

“Aman Tanrım” diyen kişi, “Agop-Ataç”çı değilse;
“99 güzel isim”, seçse biriyle eğilse;
“Seâdet-i Ebediyye”, “başucu eser”dir bilse…
 “Dil” kalblerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;
 Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…

“Aman Tanrım” diyen kişi, korkma geçti “30 zulmü”;
“O günlerin CHP'si; masaldı, tükendi, ilmî”;
“O ceberut girdabı”ndan, “kurtardı Hüseyin Hilmi”…
 “Dil” kalplerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;
 Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…

“Aman Tanrım” diyen kişi, KAYIKÇI'ya kulağın ver;
“İlmihâl”den nakildir bu, yüzünü Kâbe'ye dönder;  
“Tekbir”ler göğe yükselir, “Arş-ı al┠olur gönder…
 “Dil” kalblerin “ayna”sıdır, “Allah” sözlerin “hası”dır;
 Bırak sosyetik lâfları, “dâvâ, İslâm dâvâsı”dır…
   * - * - * - * - * -  
Eserin 19, 26, 34, 42, 65, 74 ve 76. sayfalarında ise îtikâdî/inanç bakımdan oldukça tehlikeli/insanı küfre sürükleyebilecek şu ifâdelerle karşılaştık:      Karşı cinsteki (beşerî) sevgiliye hitâben “Kul oldum ben sana”,  “gitme, kal ne olur, orda kul eyle beni”,  “Yalvarıp yakarsam, bana hep tapsan”,  “Gönül kapını aç, sana tapayım”,  “Tanrım seni yaratmış ki, ben kul olayım diye”,  “Sendin benim mihrabım” ve   “Ne olur gitme kal gönlümde, orada kulun eyle beni” .           Kişi; velev ki beşerî bir sevgili uğruna Mecnûn dâhi olsa ve ömrünün büyük bir kısmını “Leylâ!.. Leylâ!..” diyerek harcasa bile günü geldiğinde ilâhî bir aşkla “Mevlâ!.. Mevlâ!..” demesini bilmeli ve Allahü teâlâ ile Peygamberi Hz. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”in sevgisinin önüne hiçbir şeyi geçirmemeli, “gayri maksûdları mabûd yerine koymak”tan şiddetle sakınmalıdır…    Diyoruz ve bu duygu ve düşünceler ile Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı bir kere daha kalbî sevgi ve saygılarımızla selâmlıyor, selâmlıyoruz…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim