KÜLTÜR TAHRÎBATI

Ahmet ŞAHİN

Milletlerin teşekkülünde ve hayâtiyetlerinin devam ettirilmesinde birinci derecede husûsiyet arz eden âmillerin başında kültür gelmektedir. Batı Avrupa dillerinden dilimize girmiş bulunan, her millete münhasır yapısı ile de bünyesinde irili ufaklı birtakım ayrıcalıkları barındıran ve adına “kültür” dediğimiz bu önemli kavram hakkında çok çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. İlim ve fikir adamlarının bu kavram hakkındaki kanaat ve düşünceleri kültürü ele alış tarzlarına göre değişmektedir. Bu ise kültürün içerisinde bulunan unsurların yapısıyla alâkalı bir husûsiyettir.  

 

Kültür kelimesi, dilimize yerleşmeden evvel daha kavrayıcı, kaynaştırıcı ve kuşatıcı bir kavram olan “irfân” kelimesi kullanılmaktaydı. “İrfân” kelimesi daha sıcak, daha ihâtalı, daha bizden ve bizi ifâde eden bir mefhûm idi.  Bunun yerine “hars” kelimesi ikâme edildi ise de ilim adamları arasında pek kullanılmadığı görülmektedir. Artık günümüzde umûmiyetle “kültür” kelimesi yaygın olarak kullanılmaktadır.

 

Kültür kelimesi, yerli ve yabancı pek çok edebiyatçı, içtimâiyatçı, kültür tarihçisi ve ilim adamı tarafından değişik şekillerde tarîf edilmiştir. Biz bu yazımızda, evvelce yapılmış olan kültür ta’rîflerine ve kültür ile medeniyet arasındaki benzerlik ve ayrılık münâsebetlerine girmeyeceğiz. Yalnızca umûmî bir ta’rîfle iktifâ ederek, kültür tahrîbâtının meydana getirdiği husûslara kısaca işaret edeceğiz. Buna göre kültürü şu şekilde ta’rîf edebiliriz: Kültür; bir milletin var olmaya başladığı andan itibaren, târihî akış içerisinde geçirmiş bulunduğu ve geçirmekte olduğu safhalar ile mâcerâlarının; mâzî, hâl ve âtî (dün, bugün ve yarın); din, dil, târih, örf-âdet ve geleneklerinin; bediî zevk ve estetik güzelliklerinin ve hukukî değerlerinin; maddî, mânevî, âhenkli  yekûnudur.  Başka bir ifâde ile  kültür; bir milletin müşterek hayât tarzı, târih boyunca geçirdiği acı-tatlı hâtıralar ve edindiği tecrübeler, davranış ve alışkanlıklar, ortaya çıkardığı maddî, mânevî eserler ile  estetik güzellikler bütünüdür.

 

Kültür, bir alt şuûr hâdisesi olduğuna göre onun bu husûsiyeti kişiden kişiye, aileden aileye ve cemiyetten cemiyete değişiklikler gösterir. Bir milletin fert, aile ve cemiyet gibi küçük içtimaî unsurlarında az çok değişiklikler görülmesi esâsa ait ciddi bir ârıza teşkil etmez. Bu değişiklikler daha ziyâde bir mahallîliği ifâde eder. Bununla beraber; fert’te olsun, aile’de ve cemiyet’te olsun bütün bu içtimâî kültür varlıklarının bir millete âidiyet ve mensûbiyet şuûru ile bağlı bulundukları inkâr edilemez bir hakîkattir. Bu âidiyet ve mensûbiyet şuûru, kültürlerin âdetâ bir şahdamarı mahiyetindedir. Çünkü milletlerin şahsiyet ve karakterleri buna bağlı olarak teşekkül eder. Bu bakımdan kültürlerin en önemli vasıflarından birisi de “millî” oluşlarıdır. Bir millet varsa onun tabiî bir sonucu olarak bir millî kültürünün de olması icap eder. Millîlik vasfını kaybetmiş bir kültürün o milleti ayakta tutması ve yaşatması ise mümkün değildir. Böyle vaktiyle millet vasfını kazanmış olduğu hâlde, millî hâfızâsı demek olan millî kültürünü koruyamaması sonucu târihten silinmiş pek çok millet vardır.

 

Kültür bir “alt şuûr hadisesidir” dedik. Bu şuûrun ülkemizde son zamanlarda fütûrsuzca “alt kimlik, üst kimlik” gibi bir takım mânâsız tartışmaların kasıtlı olarak içine çekildiğini biliyoruz. Kültürü meydana getiren her unsur önemlidir ve o kültürün bizâtihi içindedir. Kültüre âit hiçbir unsur bulunduğu yerden âdetâ cımbızla aradan çekilip alınarak bir yerlere iliştirilemez. Bazı çevrelerin, millî kültür unsurlarından birini veya bir kaçını ele alıp “üst kimlik” rü’yâsı ve hayâli peşinde koşmaları çok beyhude ve zavallı bir davranıştır. Şu husûs herkes tarafından çok iyi bilinmelidir; bu azîz vatanda bir tek târihî Türk Milleti ve onun tek bir “Türk Millî Kültürü” vardır ve kıyâmete kadar da bu hâl böyle devam edecektir!..

 

Kültürlerde dondurulmuşluk, herhangi bir zamana hapsedilmişlik gibi iptidâîlikler yoktur. Bilakis kültürlerde canlılık ve hareketlilik mevzubahistir ve bu vaziyet büyük ölçüde o millet fertlerinin uyanıklılığına bağlı bir husûstur. 

 

Demek ki, kültürlerin, kadîmlik (târihîlik, eskilik), millîlik, devamlılık, değişmecilik ve gelişmecilik gibi bir takım vasıfları vardır.  Sağlıklı cemiyet ve toplumlarda değişme ve gelişme başkalaşmadan kendisi kalarak devam eder. Böyle cemiyetler ve toplumlar için dıştan gelen te’sîrlerin herhangi bir zararı yoktur. Çünkü bünye kendini koruyabilecek evsâftadır. Hulâsa, bir milletin kültürü ne kadar canlı ve diri ise, o milletin istikbâli de o derece kuvvetli ve parlak olur.

 

Milletler arasında târihin en eski devirlerinden beri bir “var oluş” mücâdelesi her zaman olmuştur ve olacaktır. Bu mücâdeleler yerine göre askerî, siyâsî, ekonomik ve kültür alanlarında devam edip gitmiştir. Bunların içerisinde en tehlikelisi, en uzun ömürlüsü, en buhrânlısı ve tahrîbâtı yüksek olanı ise hiç şüphesiz ki kültür yoluyla yapılan istîlâlardır. Bu istîlâ hareketinde istîlâya uğrayan milletin millî kültürü kuvvetli ve diri değilse, rakîbi hakim kültür rahatlıkla kendisine yaşama alanı bulur ve zaman içinde ana gövdeyi büsbütün ele geçirerek onun hayât damarlarını bir bir kurutarak felce uğratabilir. Bu yol hemen her devirde defalarca denenmiş bir yoldur.

 

Ülkemiz; bugüne gelinceye kadar tamamen dış mihraklı olarak birkaç defa “hümanist kültür”, “evrensel kültür”, “kapitalist kültür” ve “komün kültürü”ün tehdidine ma’rûz kalmıştır. Şimdi de bütün insanlığa dayatılan “milenyum”, “küreselleşme”, “globalleşme”, “yeni dünya düzeni” gibi bir takım kılıf ve kılıklarla piyasaya sürülmüş olan “post-modern popüler kültür”ün tehdidi altında bulunmaktadır. Milyonluk orduların milyonluk ordularla cephe savaşları artık târihe karışmış olmakla beraber yine de güç dengesi her zaman olduğu gibi tek belirleyici unsur olmaya devam etmektedir. Milletlerin en önemli millî direnç cepheleri kültür istîlâsı yoluyla içten çökertilerek ele geçirilmektedir. Hâkim gücü elinde bulunduran devletler, içeride gönüllü çaşıtlar bularak, senelerce yapıla geldiği gibi kısmen de olsa menfur emellerine nâil olabilmektedirler.  

 

Ülkemizin iki asırlık târihi incelendiğinde  “kültür tahrîbâtı” bakımından karşılaştığımız manzaranın mâhiyetinin ürkütücü olduğu görülecektir. “Batılılaşma” adı altında devlet siyâseti haline getirilen bilinen mâcerâmız içerisinde zaman zaman kıymet hükümlerimiz ve mukaddeslerimizle şu veya bu şekilde oynanmıştır. Aydın yabancılaşmasının bir eseri olarak milletimizin millî ve ma’şerî vicdânına aykırı görüntülü ve görüntüsüz basın - yayın araçları ile toplumu birbirine bağlayan bağlar alabora edilmiştir. Başta din, dil, târih ve musikî telâkkimiz sistemli bir şekilde dumura uğratılmıştır. Bırakınız dede ile torunu, davranış ve alışkanlık bakımından baba ile evlâdın dahi arası açılmıştır. Ne edeb, ne hayâ, ne erkân, ne âdâb-ı muâşeret ve ne de samîmiyet ve muhabbet hissi nâmına hiçbir şey kalmamış, hepsi de neredeyse yerle yeksân edilmiştir. Vaktiyle her ferdi birbirinin  kat’î mutemedi olan bir cemiyetin yerinde bugün güven ve i’timâda dayalı hiçbir bağ kalmamış gibidir.  Bir zamanların: “ben siftahımı yaptım, zeytini de karşıdaki esnaf kardeşimden al” diyen büyük bir ahlâkın dürüstlük âbîdesi anlayış, artık ne yazık ki yerini “köşesini dönen, gemisini kurtaran kaptan” anlayışına terk etmiştir. Her iki dünyamızı da ma’mûr ve ihyâ eden “zikir-şükür” gibi iki mübârek müessese unutulmuş ve bu sebeple de kazançların bereketsizliği insanımızın iki yakasını bir araya getirmez olmuştur.

 

Türk cemiyetinde bugün aile içi ve aileler arası çatışmalar had safhadadır. Önce köylü-şehirli, sonra şehirli-kentli çatışmasına zemin hazırlanmıştır. Adım adım bütün insânî değerlerin içi boşaltılmıştır. Ahlâk telâkkimiz sis, toz duman arasında tamâmen bombardıman altına alınmıştır. Komşuluk ve akrabalık bağları gibi önemli bağlar kopmuş, kimse kimseye güvenemez hâle gelmiştir. Baba evlâdı, evlât babayı, büyük küçüğü, küçük büyüğü tanımaz, tanıyamaz vaziyettedir. “Ye iç yaşa, keyfine ve eğlenmene bak”, davranış ve alışkanlığı bir hayât düstûru hâline getirilmiştir.

 

Bugün Türkçemizin düzgün okunup, konuşulup, yazılamaz hâle gelişinde yabancı dil ağırlıklı tedrîsin büyük payı vardır. Şiir, dil ve edebiyat zevkimiz büyük ölçüde körelmiş; ne idiğü belli olmayan yâveler şiir, hikâye ve roman diye millet çocuklarına sunulmaya başlanmış, evvelce yazılmış bazı yazarların eserleri “sadeleştirme” adı altında tanınmaz hâle getirilmiştir. Böylece lisânımızın sistemli bir şekilde “uyduruk lisân” hâline getirilmesi hedeflenmiştir. Bunun sonucunda, sevincini, “ole” ile ifâde eden, işyerine “çorbachı”, “oney berberi”, “keresus lokantası”,  “amisos oteli” … gibi tabela asan bir nesil ortaya çıkmıştır.

 

Vatan topraklarımızın üstünü lâhûtî aydınlık ve güzelliklerle bezeyip süsleyen muhteşem mi’mârî san’atımız bırakılmış, yerine zevksiz ve estetikten uzak beton yığını koca koca gökdelenler dikilmiştir. Başı göklerde ve ayağı yere basmayan bugünün insanı; katların yatların sahibi olsa da baş döndürücü bir boşlukta oradan oraya savrulup gitmekte yalnız ve çâresizdir… Güzelim bahçeli nîzâmlı “Türk Evi”nin dinlendirici, serinletici, aydınlatıcı, eğitici ve ferâhlatıcı bin-bir hâtırâlarla dopdolu mekânını terk etmiş ve böylece  apartmanın kapalı, soğuk, donuk, sönük dört duvar arası hayâtına hapsolmuş bugünün insanı muzdariptir. Bu nasıl bir hâlin muzdaripliğidir?.. Bu öksüzlük, köksüzlük ve kendi rûh kökünden kopuşun muzdaripliğidir… Yanî kendinden, kendi hakikatinden gitgide uzaklaşışın, sancılı ve derûnî rûh gurbetinin muzdaripliğidir...  

 

Alan elin veren eli, veren elin de alan eli bilmediği “dilencisiz” bir nizâm ve intizâm te’sîsiyle beraber vaktiyle kurmuş olduğu koskoca bir “irfânî vakıf medeniyeti” sayesinde; kurdun, kuşun, nebâtâtın dahi hak ve hukukunu gözetip koruyan bir ahlâk anlayışı üzerinde yücelmiş ve yükselmiş bir milletin, bugün içine yuvarlandığı manzara hakikaten ürkütücü ve korkutucudur. 

 

Temiz olmayan yerde ibadeti dahi kabul etmeyen bir mübârek dinin mensupları olarak, Batılı’ya asırlar öncesinde temizlik öğretmiş olan bu milletin, bugün şehirlerinin giriş ve çıkışlarındaki kirlilikleri nasıl izâh etmeli?... Ya iflâh olmaz yerlere tükürme  hastalığımıza ne demeli?.. Dün temizlik mevzû’nda fermân yayınlayan cennetmekân dâhî Sultân Fâtih’in biz torunları hâlimize yanalım, acıyalım ve gözümüzden seller gibi yaşlar dökerek ağlayalım!.. Ve topyekûn millet olarak kendimize şu soruyu soralım; bu hâl neyin nesi ve biz bu hâle nereden ve nasıl geldik?..

 

 

 

 

TEFEKKÜR

 

Dînî, Dili, Târihî, kadîm Türk Milleti’nin

İslâm - Türk Terkîbi şah damarı Milleti’min

 

                                        Ahmet Şahin

 

 

 

 

 

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.