HAKİKATE ERDİRİCİ ŞİİR YÂHUT ŞİİRLE TEFEKKÜR

Ahmet ŞAHİN

Şiir nedir?.. Alt alta sıralanmış basit mısralar topluluğu mu, yoksa iç ve dış mimârî’siyle âhenkli bütünlük teşkil eden; mısra, beyit, dörtlük… ilâ âhir ölçülü veya ölçüsüz kalıplarla örülü, sözlü veya yazılı olarak ifâde ediliş şekil ve husûsiyetleriyle, şâirin rûh dünyasının bir aksi sadâsı mıdır?.. Elbette şiir, basit mısralar topluluğu olamaz. Biz burada herhangi bir edebî bilgi tarzında şiir târifi yapacak değiliz. İnsanın “şiirle tefekkür etme” ihtiyâcı ve münâsebeti üzerinde duracağız. Böylece kelimelerin sıralanışındaki mânâlı insicâm ile; kelâmın tılsımlı kudretinin insan üzerinde bıraktığı sırrın kalıcı tesîrini ifâde etmeye çalışacağız.

 

            İşe önce sözden başlayalım…Söz, insan hissiyâtının ve muhayyilesinin sırlarla kaplı kâinâtı… Söz,  bir anlık vecd ile iç âlemden dış âleme akseden haykırış…Şiir, ezel ve ebed arasını kucaklayıcı derûnî bir haykırışla meydan yerine atılıştır. Şiirin nazargâhı şâirin kalbidir. On’da his kâinâtı’nın bir takım gizli şifreleri mevcuttur. Zâten her insan başlı başına keşfedilmek ihtiyâcında olan bir kâinât’tır. O da bu keşfediş ve keşfedilişte hiçbir şekilde başı boş bırakılmış değildir. Bütün yaratılmışlar gibi insan da bütün mevcûdâtın Hâlık-ı Allahü Teâlâ (Celle Celâlühü) tarafından çepeçevre kuşatılmıştır. Bize göre hakikî şiir; rûh aynasından kalbin his fezâsına Rabbânî bir yönelişle hak ve “hakikate vâsıl edici” söyleyişi kuşanan “selîm aklın”; yüce Allah’ın (Azze ve Celle) bir lûtuf ve ihsânı olarak insan idrâkinin ilhâm kaynaklı cevherinden süzülerek damlayan güzellikler destânıdır.

 

            Tefekkür; Malikk’ül Mülk olan Allahü Teâlâ’nın (Celle Celâlühü) varlığını peşinen kabul (dille ikrar, kalben tasdik), imân ve  idrâk ile O’nun hiçbir şeye benzemeyen, hiçbir şeyle sınırlı tutulamayan azamet sahibi bir kudret olduğu ve yaratmış bulunduğu varlıklar arasındaki münasebetlerden, bunların meydana geliş biçimlerinden (aynîlik-gayrîlik ve zıtlık; var etmek-yok etmek..ilâ âhir) eşyânın hilkatine dâir bin-bir çeşit şekil  tarzından yola çıkarak; yine “selîm aklın” rehberliğinde “mutlak hakikate” varmak işidir. Bu bakımdan, umûmî kabule göre şiir, “hakikate erdirici” bir vasıf taşımalıdır.  “Hakikate Erdirici” vasıf taşımayan şiirin tefekkür zemini sakattır. Zîra, hangi dilde yazılmış olursa olsun; dil hâkimiyeti, san’at telâkkisi, şu, bu, ne olursa olsun; şiir bizi “mutlak hakikat”e götürmeli, hak ve hakikati soluklandırmalıdır. Zarf ve mazrûf mes’elesinde olduğu gibi eser, müessirinin “alâmet-i fârika”sını taşır. Bu sebeple, bilinen “kelâm-ı kibâr” hassâmızın değişmez kıstasıdır: “Kirli ve pis borudan sâf, temiz ve berrak suyun geldiği hiçbir zaman vâki olmamıştır.”

 

Milletimiz, Müslümanlığı kabul ettiği ve İslâm kültür dâiresi içerisine girdiği ilk günkü gibi sâfiyâneliğini hep muhâfaza etmiştir. Belkide cihân tarihinde eşine asla rastlanılmayacak çapta ve zenginlikte “İslâmî Türk Edebiyatı” gibi müstesnâ bir “edebiyat” husûle getirmiştir. Bunda, İslâm Dini’nin temel inanç esâsları olan hadis, kelâm, fıkıh… gibi naklî ve aklî ilimler, dinî ve tasavvufî eğitim merkezi medreseler ile bunların her birinin güneş mesâbesi’ndeki âlimleri’nin payı büyük olmuştur. Sonraki asırlarda ve bilhassa Selçuklular ve Osmanlılar zamanında milletimiz Hazreti Resûl, Nebî ve Peygamber’e nisbet edilen mübârek adları diğer mühim eserlerin yanısıra; (Hamzanâmeler, Hazreti Ali Cenkleri, Battalnâme, Saltuknâme, Danişmendnâme, Dedekorkud Hikâyeleri; Yusuf Has Hacib, Ahmed Edib, Hoca Ahmed Yesevî, Hazreti Mevlânâ, Yunus Emre, Ali Şir Nevâî, Molla Câmî, Fuzûlî, Bâkî, Necâtî, Nâbî, Şeyh Galib gibi büyük şâirlerin şiirleri başta olmak üzere; Gazavetnâ-meler, Kıssasü’l Enbiyâlar, Muhamme-diyyeler ve Ahmediyyeler, Mirâciyye-ler…ilâ âhir) bütün Türk muhitlerinde bilhassa coşkuyla okunan, terennüm edilen Süleyman Çelebi’nin yazdığı nûrlu Mevlidi Şerîf’den duymuş ve öğrenmiştir. Böylece asırlar içerisinde hiçbir millet’te olmayan Allah aşkı, peygamber sevgisi ve muhâbbeti milletimizin gönlüne işlemiş, o’nunla terbiye olmuş, ahlâkını daha da güzelleştirmiştir.

           

İşte bu muazzam deryâ-dil edebiyatın vücûda getirmiş olduğu “hakikate erdirici şiir”den bazı misâller:

 

 İlk olarak Tasavvuf Sarayı’nın Şah-ı Nakşi Bend-î (Kaddesallâhü Sırrehû) Hazretleri’nin muhtelif sohbetlerinde buyurdukları beyitlerle mevzuû’muza giriş yapacak olursak:

           

 

Gerçi yoğuz… bu yok’da hiç kem yok;

Yok için bizde hiç bir gam da yok…(1)

 

Bu “âlemin ötesi”ni, “varlık-yokluk” aynasından “kalp gözü”yle gösteren bu beyit, aynı zamanda sırlar âleminin perdelerinin aralanışına da bir misâldir.

 

Yine bu inceler incesi çileli ve mübârek yolculuğa çıkanlar için ikâz mâhiyetinde buyurdukları:

 

Kurtulursan engellerden, sıyrılırsın perdelerden

Sen de olursun o vakit, kurtuluşa erenlerden(2)

 

beytinde; kurtuluşa ermenin yolunun mürîd için çok tehlikeli, çetin ve çileli engellerden geçip, perdelerden sıyrılmaya bağlı olduğu ihtâr edilmekle beraber; hakikate nasıl vâsıl olunabilineceğinin de yolu gösterilmiştir.

           

İşte, o büyük “mânâ âlemi”nin gönüller Sultânı’nın şiir ve tefekkür veçhesi içe ve dışa bakışıyla şâheserler şâheseri mükemmelliğin zirvesinden beyân buyurdukları altın taçlı bir beyit daha:

 

Seven sevdi(ce)ğine, dost, dostuna kavuşur

Bütün âlemde, bundan daha güzel ne olur?(3)

           

Evet, “âlemde bundan daha güzel ne olur?”… Burada, mecâzlarla ifâde edilmiş olan beyit’te; “bütün âlemdeki” bu karşılıklı muazzam cünbüş, hareketlilik ve güzellik, Cenabı Hakk’ın (Celle Celalühü) nûrunun ilâhî tecellisinden doğan sevgi, aşk ve muhabbet helecânı çerçevesinde, insanın Allahü Teâlâ’ya (Azze ve Celle) şükrân hisleriyle kavuşmak arzu, istek ve iştiyâkının hâl dili’yle aksettirilişini görmekteyiz.

 

            Hazreti Mevlânâ’nın:

           

Takdîr-i İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr

Meşhûr meseldir bu, tedbîrî bozar takdîr.(4)

           

buyurdukları bu beyit’te ise; kulun umûmiyetle Allah’ın (Azze ve Celle) irâdesi olan “İlâhî Takdîri” idrâk edemediğini; buna karşılık kendince aldığı tedbîre güvenmek hatasına düştüğünü; halbuki “takdîrin tedbîri bozan” bilinen meşhûr hikâye olduğu bir hâkikat olarak lisân-ı hâl ile ifâde edilmiştir.  

 

Süleymân Celebi Hazretleri’nin:

           

Cümle âlem yoğ iken Ol var idi

Yaradılmışdan ganî Cebbâr idi(5)

 

beytinde; Allah’ın (Celle Celâlühü) ezellîğinin ve ebedîliliğinin Süleyman Çelebi’ye (Kaddesallâhü Sırrehû)  has bir güzellikle tebârüz ettirilişi görülmektedir.

 

Aynı güzellikte ki:

 

Bir gez “ol” dimek ile oldı cihân

Olma dirse girü  yok olur hemân(6)

 

beytinde de; her an, her şeyi var eden, bildiren ve olduranın Cenab-ı Hakk’ın (Azze ve Celle) kendisi olduğunun şiir diliyle mükemmel bir şekilde söylenilmişidir.  

 

 Fuzûlî’nin:

 

Işk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak(7)

(Âlemde her ne var ise aşk imiş.

İlim ancak bir dedikodu (dan ibaret) imiş.)

 

beytinde; âlemin aşkla var olduğunun ve her an bitmez bir aşk vuslatının (kavuşmanın) devam edip gittiğinin ve kıyâmete kadar da bu hâlin devâm edeceğinin güzel bir tespiti yapılmıştır.

 

Bir başka Şâir’in:

 

Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin

Çeşm-î âşıktan dönüp sonra temâşa eyledin(8)                                        

                                               (Lâedri)

 

beytinde ise; “Allahü Teâlâ’nın (Azze ve Celle) kendi güzelliğini ilkin güzeller biçiminde halk eylediğini, sonra da o güzelliği aşıkların gözüyle dönüp seyreylediğini” yokluk aynasının bir tezahürü olarak sırlar âleminin tecellileri şeklinde dillendirilişini görmekteyiz.

 

Yunus Emre Hazretleri’nin:

 

Evvel benem âhır benem canlara can olan benem

Azup yolda kalmışlara hâzır meded iren benem(9)

 

beytinde; başlangıcı ve sonu olmayan Allahü Teâlâ’nın (Celle Celâlühü) her şeye kaâdîr olduğunun ve O’nun kudretinin her şeyi kuşatmış bulunduğunun güzel bir şekilde ifâde edilişine şahit olmaktayız.

           

Şeyh Galib’in:

           

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen(10)

 

beytinde; âlemin özü olan insanın kendi zatına hoşça bakması lâzım geldiğini, zîra o’nun varlıkların göz bebeği olduğuna işâret edilmiştir. 

 

Aynı şekilde İbrahim Hakkı Hazretleri’nin:

           

Cihânda kendini bil hamid ol dahi mahmud

Ki zübde-i dü cihânsın nihâyet-i maksûd(11)

 

beytinde; bu dünyada kendini bilen, şükreden insanın övülmeye değer varlık olarak, her iki cihânın göz bebeği olmak bahtiyarlığına erebileceği husûsu dile getirilmiştir.

 

            Necip Fazıl’ın “Aşk” adlı:

           

Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş Türkçesi;

Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi…(12)

 

beytinde; Allah’a (Celle Celalühü)  ermenin yolunun önce yakıcı bir ateşten geçtiğinin, sonra da bu ateşin gül bahçesine dönüştüğünün tasavvufî zâviyeden güzel bir izâhı yapılmıştır.

 

Arif Nihad Asya’nın“Tesbih” başlıklı:

            Önümüzden geçer, gider…

Bir siyah tesbih geceler;

Bu tesbihi bir çeken var.(13)

 

şiirinde ise, geceler siyah “tesbih” tanelerine benzetilmiştir. Hayatımızın tıpkı bu tesbih taneleri gibi geçip gittiğine ve bu devrânı döndüren ulu bir kudretin Allah’ü Teâlâ’nın (Celle Celâlühü) varlığına  işâret edilmiştir.   

           

            Demek ki, şiir ile tefekküre çıkmak öncelikle sağlam bir imân, ihlâs ve inanç; büyük bir mahâret, cesâret ve fedâkârlık işidir. Her şeyde olduğu gibi şiir söylemek, yazmak da Allah’ın (Celle Celalühü) rızâsı için olmalı ve şâir de bunun için güzel niyet kurmalıdır.

 

Hulâsa olarak deriz ki; şiir, insanı “hakikate erdirici” bir vasıf taşımalıdır ki, şâir de bu Gök kubbe’de hoş bir sâdâ bırakmış ve Rabbi’ne (Azze ve Celle)  karşı vâzifesini hakkıyla yapabilmiş olsun. 

 

________________________

DİP NOTLAR

([1]) Ekrem Sağıroğlu, Şah-ı Nakşi Bend Muhammed Bahaeddin Buhârî Hayatı, Sözleri,

     Halifeleri, Yasin Yayınları  1.Baskı,    İstanbul-2001, s.256.

(2) Hâce Ahmed b.İbrahim b. Allân es-Sıddıkî El-Mâlikî; Şah-ı Nakşibend (Kaddesallahü

     Sırrahu) Sohbetlerinden Bir Güldeste Tasavvuf Klâsikleri, Semerkand  Basım Yayın

     Dağıtım  San.Tic.Ltd.Şti. 9.Baskı, İstanbul-2009 s. 96.

(3)  Şah-ı Nakşibend (Kaddesallahü Sırrahu), A.g.e. s.135

(4)  Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, Tecüme: Ahmed Avni   Konuk, (Hazırlayan

     Dr.Selçuk Eraydın), İz  Yayıncılık İstanbul-   2001, s. 147.

(5)  Prof.Dr.Abdülkadir Karahan, Türk Kültürü ve Edebiyatı, Millî   Eğitim Bakanlığı

     Yayınları,  İstanbul-1998, s.52

(6) Abdülkadir Karahan A.g.e. s.53

(7)  Prof.Dr.Ali Nihad Tarlan, Fuzûlî Divanı Şerhi, 4. Baskı, Akçağ  Yayınları/235, 

     İstanbul - 2005 s.51.

(8) Abdülkadir Karahan, A.g.e., s. 224

(9)  Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Yunus Emre Dîvânı, Babali Kültür Yayıncılığı,

     İstanbul-2006, s.120

([1]0) Orhan Okay, Sanat ve Edebiyat Yazıları,Dergâh yayınları, İkinci   Baskı, İstanbul-

      1998, (Beyt: Şeyh Galib) s.102

([1]1) Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetnâme, (Günümüz  Türkçesine

      Çeviren: Abdullah Aydın), Seda Yayınları, stanbul - 2004, s.593

([1]2)  Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, 64. Baskı , İstanbul-2008, s.51

([1]3) Arif Nihâd Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Ötüken  Yayınevi,  İstanbul-1977,  

      s.47

 

 

TEFEKKÜR

 

Şâir,  arşa kanatlı  rü’yânın bal damlası

Şiir, Rabânî kalpten süzülen gül damlası

 

                                                Ahmet Şahin

 

 

 

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.