GÜNLERDEN BİR GÜN...

M.Halistin Kukul

      Bugün, doğum günüm...Dedemin kayıt defterinde şöyle yazıyor: "mehmet halistin 1 kânunisani  cuma günü akşamı dünyaya geldi 1943 Allah hayırlısını ihsan buyursun".

      "Mehmet" aynı zamanda kendi adı...Fakat, bu ismi, benim için hiç kullanmamışlar...Hep ikincisini söylemişler..Hattâ, babam bile, bunu bilmiyormuş...O, askerde...İkinci Cihân Harbi yılları...Dört sene askerlik yapanlardan...

        Dedem, beni, takriben, bir yıl sonra, "6-2-944" târihiyle nüfûsa kaydettirmiş...Ortaokula başlayacağım zaman, yaşımın küçük olması sebebiyle kaydım yapıl(a)mamış ve yaşımın büyütülmesi gerekli olmuş...

       İlk defa hâkim huzurunda mahkemeye çıkıp  arz-ı endâm  edişim böyle olmuş ve şahitler huzurunda, "Beşikdüzü  asliye hukuk h. 1-6-954 tarih ve 142/83 sayılı kararıle doğum tarihi (1942) olarak tashih edildi" kaydıyla, bir yaş küçük yazılmışken, bu defa, bir yaş daha büyütülmüş oldum ve ortaokula girmeye hak kazandım!..

         Böylece, aysız-günsüz bir doğum tarihine kavuşmuş oldum. Tabiî ki, aslı (1 kânunisani 1943)...Doğrusunu isterseniz, bir uzun hikâye, bu!..Şu anda, nüfus cüzdanımda  "06.02.1942" yazıyor...Bu kadar mı? Hayır!..Emekli Tanıtım Kartı'mda ise, "01/07/1942" yazılı!..

        Netîcede, ben, buyum!..O kadar!..

        "Halistin" ise, Zümer sûresinin üçüncü âyeti meâlinden alınmış...Yani; : "İyi bilin ki, hâlis dîn yalnız Allah'ındır" âyet-i kerîmesindeki  "hâlis" ve "dîn" birleştirilmiş..(D) ise, Türkçe'deki imlâ gereği (t) oluvermiş!..

         Hâlâ îzah edemediğim ismim böyle konulmuş...Ve...

        Bugün, 1 Ocak 2018 Pazartesi...Bugün; günlerden sâdece bir gündür ve fakat, bugün, yeni bir târihin de başlangıcıdır. Zamanı tâyin bize  âit değildir ammâ insanoğlu, adına târih dediği zaman bütününün dilimlerini isimlendirip, kendisi için,  içinde bir mekân tutmuştur.

       Yaşanmışlıkların hâfızası olan târih, hâlâ kavramakta  bunaldığımız zamanla, fizikî mekânları ve esas unsur insan olmak üzere bütün canlı ve cansızları, "ân", zemininde kaynaştırmıştır.

     Yani zaman, sâdece "ân"lardan değil, "ân"ın da zerrelerinden teşekkül ettirilmiştir.  

      Bununla şunu söylememiz muhakkaktır ki, zaman da, dîğer bütün varlıklar gibi, Allahü teâlânın bir mahlûkudur ve  gündüzlü geceli olarak, insanoğluna büyük bir ikrâmıdır.

       Biz, bu "ân"ları, har vurup-harman savurarak değil,  en iyi şekilde değerlendirmekle mes'ulüz!..

      Büyüklerimizden çok duydum;  derlerdi ki; "Evlâdım, kaç yaşında olursam olayım, yaşadığım bu son ânımı biliyorum!"

      Bunu söylemek için, öyle çok da yaşlı olmaya lüzûm yoktur...Aklı eren herkes, bunu, az veya çok hisseder ve bilir.

       Yetmişbeş seneyi bitirmek, mârifet mi, bilmiyorum ammâ, bu zamanı geçirmede elimde ne kadar neyin olduğunu  da hâlâ anlamış değilim. İnsanoğlunun, "Yaşadığı ânı bilmesi", bile, büyük bir idrâktir.

       "Keşke'siz!.."  bir ömür, kısa da olsa en makbûl olanıdır, değil mi?

        Ardımıza baktığımız zaman, "Keşke!.." kelimesini telâffuz etmediğimiz zamanlar, ne mes'ut, ne bahtiyar, ne huzurlu ânlarımız/günlerimizdir.

       Ve günün bu ân'ı îtibâriyle, "Keşkesiz!" bir hayata evet diyebiliyorsak, hakîkaten, sâdece yeni bir yılın başlangıcını hak etmeye meyletmemiş, aynı zamanda yepyeni pırıl pırıl bir güne bir başlangıç olarak  niyetlenmişiz demektir.

          Bu, aynı zamanda, geçen "ân"larımızın, dakikalarımızın, saatlerimizin, günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın ve yıllarımızın da sağlıklı bir muhasebesi demektir.

       Tesebüssüm etmediğimiz ve bir tebessümü bir başkasından esirgediğimiz, yakından uzağa, sevgi, saygı ve hoşgörüyle davranmadığımız sürece, bu hayatın tadı-tuzu olabilir mi?

        Bütün zamanlarda olması gerektiği gibi, bugün de, îtidal, hoşgörü/müsamaha/tolerans, hilm/yumuşaklık, saygı, sevgi ve muhabbet, fert fert, benliğimizi ihâta, şuûraltımıza nüfûz etmeli; âilemizle, apartmanımızla, köyümüz/mahallemizle, bil-umûm çevremizle millî birlik heyecanı ve insânî aşkla barışık olunmalıdır.

       Sivri/iğneleyici, sitemkâr, aşağılayıcı/küçümseyici/hor görücü, itici, uzaklaştırıcı, bıktırıcı, kırıp-dökücü, hasetçi ve kinci söz ve tavırlardan sakınılmalıdır.

      Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Mü'min kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır".

     Öyleyse; memleketimizin ve dünyânın bu kadar karmaşa, katliam ve vahşeti yaşadığı bir dönemde, hangi ölçüyü "medenî" telâkki edip tavır alacağız ve yolumuzu /istikametimizi tâyin edeceğiz, hiç düşündük mü?

      Azîz Türk Milleti, dînî ve millî değerlerini pekiştirerek, millî kültür  unsurlarına - diline, örf ve an'anelerine- sâhip çıkarak,  ilmî çalışmalarda büyük hedefler belirleyerek , "yeni dünyada" yerini alabilmelidir. Günlük zevk ve arzuların esiri olmadan, dünya  külfetine hamallık etmeden, fazîleti, şerefi ve  hoşgörüyü baş üstünde tutarak, yegâne noksanının "çalışmak" olduğunu kabûllenerek yoluna devam edebilmelidir.

      Birbirine sataşmayan, birbirini yerin dibine geçirmeyi hedef almayan,  gergin çehrelerle birbirlerinin karşısına çıkıp  azarlarcasına konuşulmayan ve yalan sözün sıfıra indiği/indirildiği bir üslûp, âcilen ihtiyaç duyduğumuz bir hâldir.

       Bilinmelidir ki; hangi çağ, hangi asır, hangi yıl, hangi ay, hangi hafta, hangi gün, hangi saat, hangi dakika  veya hangi "ân" olursa olsun,  nezdimizde, hayırla anıl(a)mayanın hiçbir hükmü ve kıymeti yoktur!..İster yetmişbeş, ister yüz yıl yaşa, hayat o zaman faydasız ve gerçekten boştur!..

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.