• BIST 104.918
  • Altın 146,889
  • Dolar 3,4930
  • Euro 4,1825
  • Samsun 25 °C
  • Ankara 33 °C
  • İstanbul 27 °C
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR

“MİRAÇ ve ‘KÂB-I KAVSEYN’ ile BURAK)”

Ali Kayıkçı

  “DERİN MİTOLOJİ” ÜSTÜNE “MÂNEVÎ DÜŞÜNCELER/11   

          “MİRAÇ ve 'KÂB-I KAVSEYN' ile BURAK)”        

“Sübhânelleziy esrâ bi'abdihi leylen minelmescidilharami…(Kulu (Muhammed'i) bir      gece Mescîd-i Harâm'dan çevresini mübârek kıldığımız Mescîd-i Aksâ'ya, âyetlerimizden  bir kısmını gösterelim diye götüren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir (uzaktır).     

Gerçek şu ki, O'dur işiten, gören!”(Kur'ân-ı Kerîm-İsrâ Sûresi; âyet 1)   “Mîrâc gecesi bir cemâate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş     duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leş yiyorlardı. 'Bunlar kimlerdir?' dedim. Cebrâil aleyhisselâm; 'Bunlar, helâli terk edip, harama meyleden erkek ve kadınlardır. Helâl malları     varken, haram yiyen kimselerdir' dedi.”, “Mîrâc gecesi çok fecî ve elîm bir şekilde kendi     kendilerine azâb eden bir takım insanlar gördüm. Cebrâil aleyhisselâma sordum ki: 'Yâ  

Cebrâil! Bunların günâhı nedir? Niçin böyle kendi kendilerine azâb ederler? Cebrâil aleyhisselâm dedi ki: 'Bunlar, başkalarının ayblarını (kusurlarını) açığa çıkaranlardır.”, “Mîrâca     götürüldüğüm gece, Cennet'te bir seviyeden yüksek yapılmış köşkler gördüm. Dedim ki: 'Yâ  Cebrâil! Bunlar kimin içindir?' Buyurdu ki: 'Öfkesini yutanlar ve insanları affedenler içindir.'” (Hz. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”)       

 “Beş vakit namâz, Mîrâc gecesi farz oldu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem,  mîrâcda Cennetleri ve Cehennemleri ve Allahü teâlâyı gördü. Yalnız bu görmesi, dünyâ görmesi ile değil, Âhiret görmesi ile oldu. Çünkü o gece zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Bu  görmeğe, dünyâda gördü demek, mecâz olarak denilmiştir. Dünyâdan gidip gördüğü ve yine bu  dünyâya geldiği için denilmiştir.”  (İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farûkî Serhendî “r. aleyh”)
 

Saygıdeğer Okuyucularımız!..
 “Eğitimci ve Araştırmacı Yazar, E. Daire Başkanı, Yazı İşleri Müdürü ve Nâşir Vezirköprülü Hemşehri Ağabeyimiz Sn. Hayrettin İvgin”in, 57. kitâbı olan “Derin Mitoloji (İnançlarda-Söylencelerde-Folklorda-Geleneklerde)” isimli eserinin bugün ele alıp tanıtmak istediğimiz bölümleri, yukarıdaki başlıktan da anlaşılacağı üzere yine iki ayrı bölüm olup aynı adı taşımakta ve eserin 228-253. sayfaları arasında bulunmaktadırlar.
 Yazar; eserin 228. sayfası 2. paragrafında aynen şöyle demektedir: “Miraç konusu, Kur'an âyetleri içinde açıkça yer almamıştır.” Karşı sayfada ise, “İsrâ ve Miraç olayı; Kur'an'ı Kerîm'in âyetleri ve tefsirlerinden ziyâde hadislerle izaha çalışılır.”  denilmesinden; öncesindeki “açıkça yer almamıştır”a karşılık bu defa “âyetlerden ziyâde” ifâdesiyle, “var ama” hükmüyle karşılaşıyoruz. Diğer taraftan, yine 228. sayfanın son satırında da, “Kur'an'ı Kerim'in İsrâ suresinin (17/1) ilgili âyeti ise şöyledir” diye başlıyor ve bizim “serlevha” olarak “Elmalılı M. Hamdi Yazır” meâl ve tefsirinden aktardığımız açıklama benzerine yer veriliyor. Sonrasında da (sy: 230, 233 ve 244) İslâmî kaynaklardan alıntılarla konu anlatılmaya çalışılıyor.
 Ancak burada mutlaka vurgulanması gereken en önemli husus; “Hz. Peygamber (s.a.v.) 52 yaşında iken, Receb ayının yirmi yedinci (Mîrâc gecesi, Mekke-i mükerremede, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip, Mescîd-i Harâm'dan, Kudüs'te Mescid-i Aksâ'ya ve oradan da göklere götürülmesi” ve  Cenâb-ı Allah'ın “…Bu mûcizeyi O'ndan başka hiç bir Peygambere vermemiştir. Resûlullah'ın Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya götürüldüğü, Kur'ân-ı Kerîm'de, İsrâ Sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde açıkça bildiriliyor (mîracın bu kısmına isrâ denir). Buna inanmayan kâfir olur. Mescid-i Aksâ'dan göğe çıkarıldığını meşhûr hadîsler haber veriyor. Buna inanmayan ise, bid'at ehli sapık ve fâsık olur.” (Kadı Iyâd, Abdülhak Dehlevî, İsmâil Hakkı Bursevî, Muhammed Behâüddîn) denilmesi gerektiğidir.  
 Yazar, bu bölümde bir “Alevî şâiri”nin şiirine yer vererek, bu olayda Hz. Ali (r. anh)ı Resûlallah'a ortak yapmakta, 232. sayfadaki bir Nefes başlıklı (bir başka şiiri)nde de Cebrail (a.s.)ı “köle”, Kur'ân-ı Kerîm'i de (hâşâ) “kendisinin kelâmı” gibi nitelenmesine herhangi bir tenkîd getirmemektedir.  Yazarın,  235. sayfada bir başka Alevî şâiri (Rıza Baba)'nın “Nefes” türü “şiirinde, “Ben Allah'tan uluyum/Şâh-ı merdan kuluyum” gibisinden “küfür sözleri”ni, böyle bir yüce konuya taşımak suretiyle sayfalarını niçin “kirlettiği”ni de anlamakta doğrusu zorlanıyoruz…    Sonraki sayfada bu defa karşımıza yine bir başka Alevî Şâir (Ahmet Cevdet Baba) ile (Rıza Tevfik Bölükbaşı)yı çıkarmakta, bunlar da “Kab-ı Kavseyn âyetinde âşıkâr Şahım Alî” ve “Makamım Kâb-ı kavseyn oldu gördüm kendimi Hak'ta” (Orada iki yay kadar yakınlık sağlanan Allah'ta ben bizzat kendimi gördüm, çünkü orası benim makamındır) şeklindeki ifâdeler karşısında daha bir şaşırıyoruz…
 Ve de bu bölümün “Sonuç” kısmında ise “Kâb-ı kavseyn” ile “ev edn┠âyetlerinden, “…Allah'ın bütün vasıflarının insanda görüleceği” şeklindeki ifâdeler karşısında, hayretten hayrete düşüyoruz…
 Ve dahî bu bölümde, Süleyman Çelebi merhûmun “Vesilet'ün-necât” adındaki “Mevlîd-i Şerif”inde, “Mîrâc” hakkında özel bir bölümün bile bulunmasına rağmen, konu hakkında, velev ki bir tek beyitçik olsun, niçin bu sayfalara alınmadı diye de kendi kendimize sormadan edemiyoruz…   Bu duygu ve düşünceler ile kaleme aldığımız aşağıdaki mısralarımızı Siz Saygıdeğer Okuyucularımıza sunuyor ve kalbî sevgilerimizle selâmlıyor, selâmlıyoruz…      

     

“Harabî” var “Baba”lar, “Filozof Rıza” bile;
 “Kaynaklar”da “Ateş” var, “Süleyman Çelebi” yok;
 “İsr┠îmânı tartar, “Sıddık-ı Ekber” ile…
  “Kâb-ı Kavseyn” Resûle, şahsî-özel nîmettir;
  “Cibrîl-Mîrâc ve Sidre”, üstüne konuşan çok…

 Yazan elbet olacak, çünkü emsâlsiz olay;
 Her bir akıl alamaz, anlamak değil kolay;
 Nice kâfir inkârda, dillerinde bin alay…
  Kimisi “hayâl” dedi, “rüy┠diyenler çıktı;
  “Ay” ikiye yarıldı, hem olmuşken dolunay…

 “Mescîd-i Harâm” şâhîd, “Mescîd-i Aks┠şâhid;
 “Cibrîl-i Emîn” rehber, “Burâk” buna müşâhîd;
 “Ulûl-âzîm Resûller”, “Refref” başka muvahhîd…
  “Sidretû'l-müntehâ”nın, kolları hep açıktı;
  Aynı gece “Şakk-ı sadr”, bir başka alâmettir…
 
 Velev ki “alâmet” yok; “haber veren-diyen” kim?
 “Sidre”nin kapısında, O'nu bir “bekleyen” kim?
 “Sevgi” ve “îmân”ına, bunu da “ekleyen” kim?..
  “Kâb-ı Kavseyn” Resûle, şahsî-özel nîmettir;
    O'na “ortak” arayan, ya “sapık” ya “kaçık”tı…

 “Cibrîl-Mîrâc ve Sidre”, üstüne konuşan çok;
 “Yazan” elbet olacak, çünkü başka emsâl yok;
 KAYIKÇ'Ali yanlışa, bilirim ki karnın tok…
  Kimisi “hayâl” dedi, “rüy┠diyenler çıktı;
  “Sidretû'l-müntehâ”nın, kolları hep açıktı;

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim