• BIST 96.400
  • Altın 144,450
  • Dolar 3,5644
  • Euro 4,0031
  • Samsun 13 °C
  • Ankara 14 °C
  • İstanbul 19 °C
  • SAMSUNSPOR İNANILMAZ BİR İŞ BAŞARDI
  • KENAN KARIŞIK'TAN BÜYÜK FEDAKARLIK
  • GÖKSU MAÇIN STRESİNE DAYANAMADI
  • SAMSUNSPOR İNANILMAZ BİR İŞ BAŞARDI
  • KENAN KARIŞIK'TAN BÜYÜK FEDAKARLIK
  • GÖKSU MAÇIN STRESİNE DAYANAMADI

“LEYL” ROMANI ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/4

Ali Kayıkçı

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇI
  “LEYL” ROMANI  ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/4      * “Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim;
   Ya bunlar Türkçe değil, ya ben Türk değilim!
   Oysa halis Türk benim, bunlar işgâlcilerim…”
    “Ey genç adam, bu düstur sana emanet olsun:             Ötelerden habersiz nizâma lânet olsun!..”
                                   Necip Fâzıl Kısakürek


Saygıdeğer Okuyucularımız!..                Bir önceki yazılarımız ile sizlere;  “Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (375 İsim/Üçbinyüz 55 Eser/Binyüz 55 Resim)” adını taşıyan eserimizin  (nasip olursa 6. baskısında yer vereceğimiz bir hemşehrimizi tanıtmak istiyoruz, demiş ve O'nun adının da “Fatma Paksoy” olduğunu; kendisinin, “Görsel Sanatlar Öğretmeni” olarak hayatını kazanırken bir taraftan da “Yazarlık” yaptığını belirtmiş, ardından da özgeçmişini sunmuş, sonra da “Leyl” adını verdiği ilk romanının konusu, muhtevasından bahsetmiştik, genel değerlendirmesini yapmış ve yazılım kurallarının üzerinde bir nebze durmuştuk. Bugün de incelemelerimizi devam ettirerek bu bölümle makâlemizi noktalıyoruz: 
 - Diğer imlâ (yazım kuralları) bakımından yapılan hatâlar:  Yazar eserine;  “Kumru Hanım” (sy: 15, 16, 17, 18, 19…), “Çınar Bey” (sy: 17, 18, 20, 21, 22…), “Zümrüt Hanım” (sy: 25, 26, 36…) ve “Aras Bey” (sy: 26, 36, 46, 47…) şeklinde normal bir yazılım kuralı ile başlamış olmasına rağmen, sonraki sayfalarda maalesef “Zehra teyze” (sy: 23), “Aras bey” (sy: 27, 125, 133), “Çınar amca” (sy: 28, 29, 144), “Nini hala” (sy: 43, 44, 45, 51, 57, 58…) ve “Bilal amca” (sy:  75, 76, 77, 215, 235) gibi yazmakla da, gerekli dikkati göstermemiş ve kural ihlâli yapmıştır.  Aynı şekilde, özel isim yerine kullanıldığı içindir ki ; “bayan  Canel” (sy: 128), “Erkan hoca” (sy: 150), “Arif dede” (sy: 168, 169), “Doktor amca” (sy: 217),  ve “doktor amca” (sy: 217), “Gülüm teyze” (s. 264) ve “Nisan bebek” (sy: 281)'in de baş harfleri büyük yazılmalı idi.   Diğer taraftan;  sayfa 50, 130, 159, 174, 240 ve 243'teki “tabi” kelimesi, ait oldukları cümle içerisinde “Tabiî hâller; alışılmış, garip karşılanmayan, her zamanki gibi; akla ve mantığa uygun” mânâsında kullanıldığı için, eserin 176, 182, 183, 190, 192, 202, 203, 210, 219, 254, 268 ve 287. sayfalarında doğru bir şekilde yazıldığı gibi, iki (i) ile, hatta ikincisini (Temel Türkçe Sözlük-Tercüman Gazetesi Yy. İstanbul 1986, c. 3, s. 1282'ye göre) (î) şekli tercih edilmeli idi.  Bu konuda bir başka  dikkatten kaçan husus da 110. sayfada yapılmış, kişinin isim ve unvanı birlikte yazılırken “biyolog” kelimesine küçük harfle başlanmıştır.
 - Uydurukça/Arı Dil Hastalığı neticesi yapılan hatâlar: Ülkemizde;  1930'larda “dilde sadeleştirme” perdesi adı altında, sözde Arapça ve Farsçaya karşı, aslında “dîne ve târihe saldırı” şeklinde hız kazanan ve önderliğini Agop Martayan Dilaçar ile N. Ataç gibi, biri gayrimüslim, diğeri ise iftiharla ateist olduğunu söyleyen iki vatandaşımızın ürettiği “Uydurukça/Arı Dil Hastalığı”nın, yazılı-görülü basın-yayından üniversite kürsülerine ve eğitim-öğretim diline bulaştırılmış olması, bir virüs misâli bu genç kardeşimizin kalemine de ulaşmış ve eserinde arz-ı endam eylemiştir.     “İşte İnsan/2” (Samsun-Mart 1999, Samsun Haşet Kitâbevi Yy. s. 51-80) ile “Yaş 65 Yolun Yarısı Eder/1-3” (Samsun- 2012, SAY-DER Yy. 228, 210, 176 s.)'de onlarca makâlede bahis konusu yaptığımız bu hususta; oldukça kabarık bir “sözcük” listesi ile karşılaştık. Bunların başında da güzelim “hayat” kelimesine karşılık kullanılan şu mahut, arsız-hayâsız “yaşam” sözcüğü gelmektedir ki,  eserin tam 27 sayfasında, çoğu yerde de birkaç defa karşımıza çıkmış bulunmaktadır:   (Sy: 25, 41, 55, 56, 74, 77, 93, 100, 106, 108, 150, 169, 175, 179, 184, 191, 218, 220, 223, 232, 233, 252, 274, 287, 288, 295 ve 296). Buna karşılık, asırlardan beri kullandığımız güzelim “hayat” kelimesi, onca hayatın anlatıldığı koca romanda sâdece bir-iki yerde (sy: 56, 235) okuyucuyu selâmlamaktadır.     Diğer Uydurukça/Arı Dil “sözcükler” ise şu şekilde sırıtmaktadır: Duygusal, öngörü, öneri,  birey, beğeni,  zorunlu, görsel, özgür,  yanıt, ödün, gizem,  sakınca, bilinç,  istem,  ayrıntı, yöresel, anımsamak, ortam  (1'er sayfada); amaç ve algılamak (2'şer); bilinç, olanak (3'er); Doğa ve sebep yerine neden, onur (4'er sayfada);  anı (5); sorun (6); tüm (11); özlem (14 sayfada).     - İfâde/Anlatımdan kaynaklanan hatâlar:  Sayfa 17, birinci paragraf: “Işıl beş yıl önce bir eylül akşamında dünyaya gelmişti.”  İki paragraf sonrasında ise “…çok güzel bir genç kız olmuştu.”  (5 yaşındaki bir çocuk, nasıl güzel bir genç kız olur?)       Sayfa 59, 4. paragraf:  “Ben size bir saat sonra döneceğim” dedi.  (“Ben inşâ'Allah, bir saat sonra sizi arar, sonuçtan haberdar ederim.” demek varken, bu şekildeki bir ifâde kullanmak;  son yıllarda toplumun, hele de genç kızların ve hanımların ağzında, Eğitimci Şâir ve Yazar Ahmet Sezgin kardeşimizin “Aşk Medeniyetine Yolculuk; Samsun –Mayıs 2014, s. 97'de belirtildiği üzere, “Amerikan filmlerinden yapılan yanlış çeviriler sebebiyle bozuk Türkçe ile konuşmasının, argoya kaçan böyle bir cümleyi uluorta pervasızca kullanmasının,   yanlış olduğunu bilmesi gerekir.)  
 Sayfa 82, 4. paragraf:  “Işıl… Pencereyi açtığında uçak havalanmıştı.” (Uçakların penceresi, otobüs penceresi değildir ki açılsın!)         Sayfa 105, 2. paragraf: “Lara adında Hintli bir bayan ile…” (Yıllar önce üniversitede okurken spor yapan ve takım oyunu oynayan öğrenciler için “Kız Voleybol… Kız Basketbol Takımı” tabiri kullanılırdı. Sonra bunların arasına evli öğrenciler de katılınca bu ibare  “…okulu Bayan Voleybol Takımı, Bayan Basketbol Takımı” şeklini aldı ki, normal olanı da bu idi. Ancak buna;  son yıllarda “ilköğretim okullarına kadar indirilerek resmiyet kazandırılması,  gazetelerin spor sayfalarında “evlilik- bekârlık” mânâsını ortadan kaldırılmış şekilde mânâlar verilmesi, diğer taraftan Avrupa ve Amerikalıların “Miss-Misis, Matmazel-Madam ayırımını yaptıklarının görmezden gelinmesi ve de erkek olmayanları bütünüyle “bayan” diye nitelendirilmesi;  beşerî yönden oldukça büyük bir yanlıştır. Romanda da bunun izleri mevcuttur.  Gece'nin Amerika'da kendisine “Bayan Kanel”  (bkz: sy: 104, 147, 149, 174 ve 190 gibi) diye hitap edilmesi karşısında “Miss Kanel” diyerek düzeltme yapması gerektiği hâlde bu yapılmamıştır.)        Sayfa 137, 2. satır: “(Gece) Artık daha iyi anlıyordu neden bu evde huzur bulduğunu.” (“Huzur” aslında mânevî bir kelime olup “Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü”ndeki mânâsıyla, “Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalbde bulunmaması… Huzurlu ve uyanık olan kalb, namazda, uykuda ve tilâvette aynıdır. Huzur ve uyanıklık, kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olur ki, hiçbir zaman ayrılık kabul etmez. Huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir”  şeklinde açıklandığına ve gayrimüslim olan ABD'li Dr. Klein'in evinde bulunamayacağına göre, olsa olsa ancak “rahatlık”tan söz edilmesi uygun olurdu.)           Sayfa 147, sondan 2. satır: “Gece bunları elbette biliyor, öğrenmişti.”  (Doğrusu: “Gece, bunların pek çoğunu elbette biliyordu, yıllar öncesinden öğrenmişti.” şeklinde düzeltilmelidir.)  Sayfa 191, 3. paragraf: “Yaşamımın anlamı beklemekse… Bekleyeceğim…” (Niçin “Hayatımın…” değil de ille de böylesi bir “sözcük”ü tercih? Ne kadar kaba, adi ve arsız bir ifâde.) Sayfa 235, sondan 2. paragraf: “…Araya mesafeler koydum. Seni hiç düşünmedim. Sonra hayatıma Klein'i aldım. Evet itiraf ediyorum onu senin gibi sevmedim…. Ama seni sevmekten daha iyi sevdim Ateş. Başka kimseyi sevemem derken Klein'i senden daha fazla sevdim.” (Buradaki “hayat” kelimesi yerine, uydurukça o malûm “sözcük”ün kullanılmadığını memnuniyetle görüyoruz.  Diğer taraftan, ülkesinde yüksel tahsil yapıp Amerika'ya staj için giden bir genç kız (sonrasında) kadın, geride bıraktığı yıllarda gönül bağı olan bir Türk erkeğinin yüzüne karşı böyle konuşamaz. Konuşursa ne mi olur? Gazetelere 3. sayfa haberi olur.)        Sayfa 272, sondan 2. Satır: “Tüm me… Madem onlar…” (Doğrusu: “Tüm aileme… Madem onlar …” şeklinde düzeltilmeli; sayfa 141 ve 189'daki “direk” kelimesi de “ağırlık taşıyan destek” mânâsına değil de “doğrudan doğruya” anlamını verebilmesi bakımından (t) harfi ilâvesiyle “direkt” olarak yazılmalıdır.)           Sayfa 273, son satır: “Sağlığın daha iyidir inşallah?” (Doğrusu:  Agop ve Ataç'ın yaptıkları gibi, Cenâb-ı Allah'ın adını âdeta unutturmaya çalışarak değil de özellikle vurgulamak suretiyle: “Sağlığın daha iyidir inşâ'Allah?..” demelidir.)         Sayfa 278'de son paragraf: “Allah'ım böyle bir mucizeden nasıl ayrı kalınabilirdi.” (Doğrusu:  “Allah'ım, böylesine mucizevî bir şeyden nasıl ayrı kalınabilirdi.” şeklinde olmalı, çünkü “mucize” sâdece peygamberlere mahsus bir hâldir.)        Eserin 36 ve 208. sayfalarında;  roman kahramanı olan Gece'nin baba ve annesinin sabah namazına kalktığını, buradan da mânevî yönden boş birer insan olmadıklarını görüyor ve anlıyoruz. Ancak;  romanın ilk sayfalarından itibaren yaşanan olaylarda, bunun tamamen tersi bir anlayış sergiledikleri, kızlarının gece boyunca mahremi olmayan bir erkek (Pamir)le bahçede sabahlamasına,  staj için yurtdışına bi' başına çıkışına müsaade eyledikleri, Işıl'ın Amerikalı bir gayrimüslim olan Dr. Klein ile yaptıkları gizli evliliklerine ailece destek verdikleri, hatta büyük bir memnuniyetle karşıladıkları anlatımı karşısında Yazar'ın, TV'deki “Yabancı Damat” dizisinin tesirinde kaldığı ve millî ve mânevî değer yargılarımızı bütünüyle dışladığı sonucunu çıkarıyoruz.  Bu kanaatimiz; Yazarın, sayfa 58'deki kabir ziyareti tasviri ile de pekişmekte, eserin son bölümündeki denize girme sahnesi ile de (âdeta şifreli kanalların gece yarısı sonrası görüntüleriyle) zirve yapmaktadır.     Bilindiği üzere yüce kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm'in Tahrîm Sûresi 6. âyetinde Cenâb-ı Allah, “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz” şeklinde buyurmakta,  Peygamberimiz Efendimiz “sallallahü aleyhi vesellem” Hazretleri de,  “Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennem'den korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mes'ul olacaksınız” diyerek yaptığı  “tefsîr” ile bu hususta temel kuralları bildirmişlerdir. Bir baba-annenin, evlâtlarını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, îmânı, farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur.  Onları, Allahü Teâlâ'nın yasaklamasına rağmen, kendi elleri ile elin gâvuru ile düğün-dernek yaparak evlendirmekle olmaz.        Bakınız; Kur'ân-ı Kerîm'in Bakara Sûresi 121. âyetinde Cenâb-ı Allah ne buyuruyor: “Şerik koşan kadınları îmân etmedikçe nikâhlamayın. Güzelliği sizi imrendirse bile, şerik koşan bir kadından, îmân eden bir kadın her hâlde daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, size hoş görünse bile, kadınlarınızı, îmân edinceye kadar, nikâh ettirmeyin! Îmân eden bir erkek, elbette daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe dâvet ederler. Allah Teâlâ ise izniyle insanları Cennet'e ve mağfirete dâvet eder. Ayetlerini bildirir, ta ki nasîhat dinleyip günâhlara son versinler.”  (Fazla bilgi için bkz: İslâm'a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri-Ali Kayıkçı,  İstanbul 1977, Şelâle Yy. s.  629—631)    Yüce dînimiz; değil kâfir bir erkek ile düğün-dernek yaparak evlenmeyi, “Müslüman kızın kâfir erkekle evlenmesi câiz değildir. Kâfir erkekle evlenmeğe niyet edince mürted olur. İki kâfir birbiri ile evlenmiş olur. “ (diyerek, işe ta niyet safhasında iken dikkat çekmiş ve bu durumda) “Her ikisinin de îmân etmeleri ve yeniden nikâhlanmaları lâzım olur.” şeklinde hükmünü vermiştir. (Fazla bilgi için bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye-Hüseyin Hilmi Işık; İstanbul Kasım 2012, Hakîkat Kitâbevi Yy. 123. Baskı, s. 564-580)           Sözün özü: Cenâb-ı Allah; hiçbir kuluna, “Ey benim kulum!. Niye roman, hikâye, şiir, deneme, makâle yazmadın?” diye sormayacak, ama eline kalem almak nimetini vermişse ona elbette ki bunun karşılığında “Ey benim kulum!.. Benim sana bahşettiğim bu nimete karşılık sen, niye benim kullarıma dînlerinin güzelliklerini tavsiye ederek bir güzel anlatmadın?.. Bunu anlatabilmek için de sen, dînini niye bir güzel şekilde İslâm âlimlerinden veya onların eserlerinden öğrenmedin?!..” diye soracak… Çünkü “Türkiye Gazetesi Bizim Sayfa Yazarı Osman Ünlü Hoca”nın özetle bildirdiği gibi, “Îmân bilgilerini, farzları ve harâmları öğrenmek, bilmek farzdır. Îmân edip, farzları yapıp harâmlardan sakınana Müslümân denir. Bunlardan biri bozuk olur veya hiç olmazsa, Müslümânlık bozuk olur. Îmân, muma benzer, İslâmiyet'in emir ve yasakları da mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslâmiyet'tir. Fenersiz mum çabuk söner. Îmânsız İslâm olamaz ve İslâm olmayınca, îmân da yoktur.” (Türkiye Gzt: 17.06.2014, s. 15)      ”Üstâd Necip Fâzıl'ın söyleyişiyle noktalayalım: “Ey genç adam/kadın, bu düstur sana emanet olsun:  Ötelerden habersiz nizâma/romana lânet olsun!..”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim