• BIST 115.147
  • Altın 163,118
  • Dolar 3,8058
  • Euro 4,6547
  • Samsun 5 °C
  • Ankara -6 °C
  • İstanbul 9 °C
  • Yardım Standı Çarşamba'da kuruldu
  • Samsunspor Hazırlık maçında kazandı
  • İpekoğlu'dan "espri" açıklaması
  • Yardım Standı Çarşamba'da kuruldu
  • Samsunspor Hazırlık maçında kazandı
  • İpekoğlu'dan "espri" açıklaması

“ENVER ABİ” NE DEDİ, SEN NELER GEVELERSİN?!../2

Ali Kayıkçı

Saygıdeğer Okuyucularımız!..
Şimdi bu noktada; geçmiş o yıllardan başlamak suretiyle bu günler için de şöylece bir düşünelim: 
“İmâm-ı Rabbânî” (kuddise sirrûh) Hazretlerinin buyurdukları çok güzel bir söz var ki onu burada mutlaka hâtırlatmak gerekir. O da şudur: “Îmânın şartı altıdır.  Bu altı şartın geçerli olabilmesi için bir şart daha vardır! O da hubb-i fillah ve buğd-i fillah. Yani O’nun sevdiklerini sevmek, sevmediklerini (düşman olduklarını) sevmemektir.”
“Türkiye Gazetesi”nin “İlahiyatçı Yazarları Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil” ile  “M. Said Arvas”ın ve de  Sn. “Osman Ünlü Hoca”nın ifadeleriyle; “Allahü teâlânın sevdiği şeyleri ve kimseleri sevmek, sevmediklerini sevmemek, îmânın alâmeti ve temelidir.” (19.12.2017), “Hem onları sevdiğini söyleyeceksin, hem de onların düşmanlarının peşinden gideceksin. Nasıl bir zihniyet ve ne yaman çelişkidir bu.”  (10.12.2017), “Muhabbet bir kalb işidir, ancak harici alâmetleri ile anlaşılır. Sevginin gerçek olabilmesi için, sevdiğinizin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini de sevmemek lâzımdır.” (14.12.2017),  “Sevdiklerine hiç uymayan, onlara hiç benzemeyen kimse, onlardan hiç olamaz. Sevgisi, sözde kalır, kalbine girmez. Böyle sevgi, yalnız sözde kalmaktadır. Yalnız sözde kalan sevgiye, sevmek denilmez. Seviyorum demesi doğru olmaz." (15.12.2017)
Şimdi de herhangi bir kimsenin; “Ben Necip Fâzıl’ı ve Yavuz Bülent Bâkiler’i çok seviyorum; fakat onların arı dil konusundaki tepki ve sert tavırlarını sevmiyorum” dese ve bu sözleri de onların kulaklarına gitse, acaba nasıl olur? Onlar, bu kişinin kendilerine samimi olarak sevdiklerine inanabilirler mi? Aynı şekilde; rahmetli “Enver Ören” için, rahmetli Hocası ve Kayınpederi “H. Hilmi Işık Efendi” için ve diğerleri için de söylendiğinde sonuç değişir mi?..
Bu noktada sözü; iki lider şahsiyete; birincisi, Osmanlı Devleti’nin son şeyhülislâmlarından ve CHP Türkiye’sinin “vatancüdâ” ettiği önemli isimlerden biri olan “Mustafa Sabri Efendi”nin teşhisine bırakalım: “Bu uyduruk kelimelerle ilim olmaz; tercüme yapılamaz. Göreceksiniz bak, 40 yıl sonra İngilizce lisanımıza musallat olacak!” (Türkiye Gazetesi-09.03.2008, s. 11) 
2’ncisi de “Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim/Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim! Oysa halis Türk benim, bunlar işgâlcilerim/Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim…” diyen Üstâd “N.F.K.”dır ki  “Türkiye’nin en mühim dâvâsı, hiç şüphesiz, dil dâvâsıdır.”   şeklinde konuşan  rahmetli “Prof. Dr. Mehmet Kaplan”’a olan sevgi ve saygısını bu mısrası ile de göstermiştir…

Saygıdeğer Okuyucularımız!..
Bilindiği üzere; 14-15 Aralık 2017 günlü köşe yazılarımızda, “Millî Şuur İyi de Bu Sözcükler de Nedir?” başlığı altında, kısa adı “ÖĞ-DER” olan “Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Merkezi” tarafından çıkarılan bir dergiden bahsetmiş ve bu derginin son iki sayısını “dil” bakımından incelemeye tâbi tutmuştuk. 
İsmi geçen derneğin ve derginin 17 Aralık Pazar günü şehrimiz Öğretmenevi’nde “Yerel Eğitim Şurası” adı altında düzenlediği toplantıda konuşmacı olarak katılan, ÖMÜ Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden “Doç. Dr. İsmail Gelen” ile aynı üniversitenin Ziraat Fakültesi’nden “Prof. Dr. Ergin Öztürk”ün anlatım lisanında da maalesef bu uyduruk kelimelerin âdeta dans ettiğini görünce biraz daha üzüldük ve “Dernek Genel Başkanı Sn. Hamdi Sürücü” Beye dilimiz döndüğü kadar bu işin kökeninde rahmetli “Van Milletvekili İbrahim Arvas”ın “Tarihi Hakikatler” adını verdiği eserinde bahsettiği “Lozan’ın Gizli Protokol Maddeleri”nin olduğunu, kendisine takdim ettiğimiz “Denge Gazetemizin” bu mevzuyu ihtiva eden sayıları yanında “Hem Okudum Hem de Yazdım/3 (Dil ve Millî Kültür Konulu Köşe Yazısı-Şiirler,)” adını verdiğimiz eserimizi de hediye etmek suretiyle meseleye mutlaka eğilmeleri gerektiğini vurguladık... 
Ayrıca “Millî Gazete”nin de birkaç isim dışında bu menfi akıma âdeta çanak tuttuğunu, bunun ise millî ve mânevî değerlerimizi sarsan bir yol olduğunu anlatmaya çalıştık…
İki gün sonrasında ise âdeta bizi doğrularcasına “Millî Gazete”den “Fatma Tuncer”in 17’nci sayfadan “…Tesettür deyince zihinlerimizde hayatımızın tamamını kapsayacak bir yaşam biçimi canlanırdı.” demesi ve “Saadet Partisi Samsun Gençlik Kolları Başkanı Abdulvahap Bilen”in “(İnsanın) yaşaması için can güvenliğinin olması, sağlıklı olması, temel yaşam gereksinimi olan beslenme ihtiyacının giderilmesi gerekmektedir.” şeklindeki beyanat cümlesinin aynı gazetenin 16’ncı ve “Denge Gazetesi”nin de 9’uncu sayfasında yer alması karşısında daha bir sarsıldık…
“Sn. Bilen” kardeşimize zaman zaman bu mevzuda “Lozan’ın Gizli Protokol Maddeleri”nden,  “Türk Dil Kurumu”nun tespitlerine göre; Arapça’dan dilimize geçmiş 6.500 kelime varlığından ve bunların çoğunun da “îmân-îtikâd ve amellerle” ilgili olduğundan bahsetmiş ve bu kelimeler vasıtasıyla atalarımızın gerekli dînî telkinatta bulunarak mânevî değerlerimizi öğrettiklerini, diğer bir ifade ile gerekli tebliğ görevlerini yerine getirdiklerini yani bunu, bu kelimelerle yaptıklarını vurgulamış olduğumuzu hâtırladık… 
Şimdilerde ise bizler bunu neyle yapıyoruz?.. Aynı kelimeleri dilimizde kullanmak, hayâtımızı bu kelimelerin gerektirdiği şekle dönüştürmek suretiyle yapıyor veya yapmaya çalışıyor olduğumuzu söyledik…
Ve de şunları yazı ve sohbetlerimizde özellikle de vurguladık ki bu kelimelerden olan; “farz, , vâcib, sünnet, müstehab, helâl, harâm, mubah, müfsid, Kâbe, kıble, namâz, oruç, zekât, hac, umre, hayr-hasenat, sadaka, sevâb, günâh, Muharrem, Ramazân, Mirâc, Mevlîd, Kandil, Cuma, bayram, Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf, îmân, ihlâs, ibâdet..”. gibi kelimeleri kişi hayâtından çıkarırsa, geriye ne “İslâmiyet” ve ne de “Müslüman ve Müslümanlık” kalır…
Diğer bir ifade ile bu kelimeler ve benzerleri eğer hayâtımızı şekillendiriyor ise “İslâmiyet” vardır ve orada “Müslümanlar” yaşamaktadır… Birileri bu kelimeleri ve onların ifade ettiği uyumu, hayât tarzını yasaklıyorsa, orada “İslâmiyet (bugün Çin’de olduğu gibi) yok edilmek isteniyor” demektir; dedik…
Bakınız burada sizlere,  “Millî Gazetemiz Duâyen Yazarı Üstâdımız Mehmed Şevket Eygi”nin 26 Şubat 2017 günlü köşe yazısında dile getirdikleri bir hakîkati tekrar ifade etmek istiyoruz:
 * “Eski Van Milletvekili merhum İbrahim Arvas Bey (‘Tarihi Hakikatler’ adlı eserinde)anlatmıştı. Lozan’ın gizli protokollerinde şu maddeler varmış: 1- Hilâfet kaldırılacak; 2- Şeriat yasaklanacak; 3-Türkiye İslâm’dan ve İslâm dünyâsından uzaklaştırılacak.” 
2’nci ve 3’üncü maddenin işletilmesinde bir diğer unsur olarak işte bu dil meselesini kullandıklarını, defaatle söylemeye çalıştık…
Bunun için de “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu”  adı verilen ve İstanbul Devlet Basımevi’nde 1935’te bastırılmış, X+340 sayfalık bir kitapçıktan, mevzu hakkındaki hemen her yazımızda bahsettik ve de şunları söyledik:
 Bu “Kılavuz”un “Önsöz”ünde bunu neşretme gâyelerini şu şekilde açıklanmış ilgili zât-ı muhteremler:
“Bunu böyle çıkarmakla düşünülen şey, Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’na göre yazılmış bir yazıyı okuyanlar, o yazıda gördükleri bir Türkçe sözün ne demeye geldiğinde duraklarlarsa, bunu bulabilmelerini kolaylaştırmaktır. (…) Bu çalışmanın amacı da, yazı dilimizde kullanılan, fakat halkın konuşma dilinde yeri olmadığı için yabancı sayılan sözlere öz Türkçe karşılıklar bulmaktır.”
Sözün özü bu “Kılavuz”; “halkın dili” ile yazılmadıkları için anlaşılamayan metinlerin, ne demek istediğinin öğretilmesi bakımından kaleme alınmışmış ve de yazıların arasına serpiştirilmiş kelimeleri açıklamak için hazırlanmışmış…  
Bu noktada tekrar başa dönüyor ve “Lozan’ın gizli protokollerindeki; 2- Şeriat yasaklanacak”   maddesini hatırlattıktan bunun, “Arı dilci/Uydurukçacı zihniyet”in asıl niyetinin şeriata dayanan Arapça kelimelerin/İslâm lisanının unutturulması olduğunu açıklayan “örnek bir başka belge”dir, diyoruz. 
İşte bu “örnek belge/eser”den bâzı despotik kelime/sözcük”ler (Sâdece ‘A’ harfinden birkaç tanesini vermemiz, onların asıl maksatlarını ortaya çıkarmak bakımından yeterli olacağı kanaatindeyiz):
“Dikkat” kelimesi yerine (Abay); “Dikkatli” kelimesi yerine  (Abaylı); “Keşf” yerine  (Açın); “Keşfetmek”  (Açınmak); “Vâad “ (Adanç); “Vâadetmek”; (Adançlamak); “Nehir yatağı, Mecra” (Akağ);  “Ücret” (Aktı);  “Müsadere” (Alanç);  “Ganimet” (Algı); “Tahsildar” (Alımcı); “Ahize” (Almaç);  “Fatih, Cihangir” (Alpay); “Hâfıza” ( Anak);  “Hâtıra” (Andaç);  “Şöhret” (Angı);  “Şöhretli, Meşhûr” (Angın); “Ehliyet” (Anıklık); “Fıkra”  (Anlatık);  “Mütevazı” (Arasıl);  “Aile” (Arda);  “Ailevî”  (Ardanıl)…  Bu böyle devam edip gidiyor:  Meselâ,  “Müdahale” yerine  (Arsıma); -“Müdahale etmek” yerine  (Arsımak)  ve de “Mermi”  yerine (Atınç);  “Teselli”ye (Avunç);  “Teferruat”a (Ayramlar);  “Muhalefet”  (Ayrış);  “Muhalefet etmek” (Ayrışmak); “İmtiyaz” (Ayrıt);  “Hatib” (Aytaç);  “Muhabir”ler de (Aytar), “Hayat” ise (Dirim) olup çıkmış…
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”  (İsmet İnönü-Hâtıralarım; C. 2, s. 223) ifadeleri de “Milli Şef”in gizli-açık niyetinin bir başka belgesidir. 
“Atatürk”, bu “Uydurukça/Arı Dil” akımının büyük bir çıkmaz olduğunu kısa sürede anlamış ve “F. R. Atay”ın ifâdesi ile, “Bir gün beni yanına çekip; ‘Çocuk, çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakamayız, tabii yola döneceğiz’ demişti” diyerek yanlışta ısrardan vazgeçmiş (Bkz: Türkiye Gazetesi- 10.04.2011, s. 20) olmasına rağmen, “Atatürkçü geçinen İnönücüler” ve onların yolunda olduğunu söyleyen  bir kısım “CHP’liler-Laik Cumhuriyetçi Solaklar-Bir kısım sözde Aydınlar/Akademisyenler-Kalemşor Yazarlar ve tabii ki Bölücüler” bu yanlışa tekrar dört elle sarılırlar ve “O”nun 1938’de aramızdan ayrılmasını fırsat bilerek “maddî mânevî” topyekûn bir saldırıya geçerler…
İşte “Millî Şef İsmet İnönü”den, yukarıda bahsettiğimiz “Hatıralarım” adlı eserin 2’nci cildinde sözünü ettiği gizli niyet çerçevesinde direktifleri alanlardan ve akla –hayâle gelmez maddî-mânevî destekler karşısında iyice şımaranlardan ve yazılarına “A. Dilaçar” imzasını atan “Agop Martayan” ile “Ataç” imzasını kullanan “Nurullah Ataç” (biri gayrimüslim, diğeri ateist olan iki yazar)ın öncülüğünde yazılı ve sözlü edebiyatımız, Meclis dilimiz, mikrofon hitabetimiz, başta “hayât” kelimesi olmak üzere yüzlerce uydurukça, arsız ve hayâsız “sözcük” ile kirletilmiş, kısırlaştırılmış ve ucubeleştirilmiştir... 
İşte bunu gerçekleştirebilmek için de yaptıkları tahribatın belgesi olarak sizlere, okullarımızın lise kısmında okutulan “Tarih II-Ortazamanlar” adlı 1931 yılında Milli Eğitim Vekâleti’nce İstanbul Devlet Matbaası’nda bastırılmış ders kitabının 89, 90 ve 91’ci sayfalarına bakmanızı veya bizim bu konuda Denge Gazetemizde yayınladığımız köşe yazılarımızı okumanızı tavsiye eyliyoruz…
Sözün özü;  bizleri, 12 asır geriye götürüp “Satuk Buğra Han”ın “Abdüllkerim” olduğu yılların ötesine, “îmân” bakımından “Karahanlılar Dönemi”nin ilk devresine döndürüp bırakmak istiyorlardı, diyoruz…
Ve de bunu gerçekleştirmek için de esas adı “Moiz Kohen” olan ve ülkemizde takma bir isimle, özellikle de Türkçülere şirin görünmek için “Tekin Alp” adıyla,  başta “Kemalizm” olmak üzere kitap ve makâleler yazan kalemşorlara imkânlar verilmiş, malî ve idarî destekler sağlanmıştır… 
Bu malûm şahıs da 1936 senesinde, “Cumhuriyet Gazete ve Matbaası”nda yayınlanan eserinin 94 ve 171’inci sayfasında aynen şöyle demekte idi:
 “Kahrolsun Şeriat Hükûmeti”,“Artık 1935’teyiz. On iki senelik bir müddet zarfında, yeni Türk, kendine yeni bir ruh, yeni bir ahlâk, yeni bir tarih, hattâ, Allah’ı artık Tanrı diye andığı için, diyebilirim ki yeni bir Allah yaratmıştır.”
Dediğini bir kere daha hâtırlatıyor ve dahi bu his ve düşüncelerle kaleme aldığımız aşağıdaki mısralarımız ile Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı başbaşa bırakıyoruz…
Kalbî sevgi ve saygılarımızla…
                              (Devam edecek)
 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim