• BIST 105.268
  • Altın 163,659
  • Dolar 3,9681
  • Euro 4,6634
  • Samsun 3 °C
  • Ankara -3 °C
  • İstanbul 10 °C
  • 'SORUN KALMADI KENDİMİ İYİ HİSSEDİYORUM'
  • 4 FUTBOLCU TAKIMDAN AYRI ÇALIŞTI
  • Hedef 3 Puan
  • 'SORUN KALMADI KENDİMİ İYİ HİSSEDİYORUM'
  • 4 FUTBOLCU TAKIMDAN AYRI ÇALIŞTI
  • Hedef 3 Puan

“DİKTATÖR” KİM, “FAŞİST” KİM; “ANTİEMPERYALİST” KİM?!../2

Ali Kayıkçı

(“Bilmeyenler” öğrensin, “Okumayanlar” duysun):
    “DİKTATÖR” KİM, “FAŞİST” KİM; “ANTİEMPERYALİST” KİM?!../2

*   “Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın!.. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!..” (Şeyh Edebali’nin Orhan Gâzi’ye Vâsiyetinden)
*  “İslâmlık terakkiye mânidir. Bu dinle yürünemez, mahvoluruz.” (Mahmut Esad Bey-İktisat Vekili; Ankara, 18.07.1923)
*  “Sultan Vahideddîn, hâin ilân edilerek 2 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış...”, “3 Mart 1924’te ‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ ile hilâfet ilga olunarak Halife ve ailesi sınır dışı edildi. Böylece devletin dinî karakterini ortadan kaldıran inkılâplar safhası açılmış, medreseler, kadılıklar ve ardından da tekkeler kapatılmış; medrese binaları, vakıf olmalarına rağmen maliyeye devredilip şahıslara satılmış, tasavvuf, şeyhlik ve müridlik yasaklanmış, tekkelere el konulmuş,  şer’î hukuk tatbikattan kaldırılmıştır.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci-Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî; s. 118) 
 *  “H. Hilmi Işık Efendi anlattı: Efendi Hazretleri, ‘İslâmiyetin iki hâmisi vardı. Zâhirini (dışını) Osmanlılar, bâtınını (içini) da Nakşî büyükleri muhafaza ettiler. Onun için bazıları bu ikisine düşmandırlar’ buyururdu. Bir defasında da, ‘Bu milletin çektikleri, Sultan Aziz’e yapılanların cezasıdır. Sultan Hamid’e daha sıra gelmedi’ buyurdular.” (Prof. Dr.  Ekinci: A.g.e.: s. 108) 
*  “(1919-1922) Yunanistan’ın ülkemize verdiği zarar 5 milyar lira (4.762 ton altın=190 milyar dolar). Lozan Barış Antlaşması madde 59: Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunun Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımını tanır. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu göz önünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükûmetine karşı her türlü talebinden kesinlikle vazgeçer.” (Fuat Uğur-Türkiye Gazetesi; 03.05.2014, s. 9)
*  “Masa başında toprak nasıl kaybedilir, içimizdeki hainleri anlatalım: Lozan Barış Antlaşması madde 129: ‘Türk Hükûmetince Anzak (Arıburnu) bölgesindeki toprak parçaları İngiliz İmparatorluğuna bırakılacaktır…’ Evet, uğruna 253 bin şehit verdiğimiz Arıburnu, İsmet İnönü tarafından İngiltere toprağı hâline getirilmiştir. Gelibolu Arıburnu sahilinde Türk Devleti asker bulunduramaz, hiçbir şey inşâ edemez.” (Dr. Mehmet Hakan Sağlam-Türkiye Gazetesi; 28.02.2015, s. 12)
*  “1924’te, Halifenin kovulmasını ve Hilâfetin ilgasını tenkid eden Trabzon Mebusu (Milletvekili) kahraman Ali Şükrü Bey, alçakça şehîd edilmiştir.” (M. Şevket Eygi-Millî Gazete; 20.12.2016)
* “24 Kasım 1925: Erzurum’da bir kadın, asıl adı Şöhret, lakabı Şalcı Bacı. ‘Şapka Kanunu’na muhalefet’ten asıldı. Kadıncağız idama giderken, ‘Benim şapkayla ne işim olur’ diye ağladı ama meramını kimselere anlatamadı.”,  “12 Aralık 1925: Rize’de şapka giymek istemedikleri için Ulu Cami önünde toplanan kalabalığa jandarma ateş açtı. 17 kişi öldü, 143 kişi tutuklandı. Yetmedi, o dönemin en büyük savaş gemisi olan Hamidiye zırhlısı Rize sahillerini topa tuttu.”, “4 Şubat 1926: İskilipli Atıf Hoca, Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl önce ve bakanlık izni ile basılan ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ isimli kitabı yüzünden idam edildi.”, “Temmuz 1926: Mevlevî Şeyhi İbrahim Hakkı Efendi, gıyabında gerçekleştirilen mahkemesinden idam kararı çıktı. Karardan hemen sonra Kemah’taki köyünde sabah namazında secdede ruhunu teslim edince hakkında arama emri bulunduğu için oğlu babasının vefatını jandarmaya haber verdi. Köye gelen Seyyar Mahkeme Kararıyla mezarı açıldı, cenazesi kefeniyle birlikte darağacına asıldı.” (Recep Yazgan-Şehir Manzaraları; s. 295-296)  
*  “Din Dersleri, 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldıktan sonra, ‘Kur’ân-ı Kerîm ve Din Dersleri’ adı altında ilk mekteplerin 2. Ve 3. Sınıflarında haftada iki saat, 4. Ve 5. Sınıflarda bir saat, orta mekteplerin ilk iki yılında ise ‘Din Bilgisi’ adı altında haftada bir saat okutulmaya başlandı. 1927’de din dersine iştirak, talebe velilerinin tasvibine bağlandı. 1931’de orta mekteplerden, 1935’te ilk mekteplerden din dersleri kaldırıldı.” (Prof. Dr. Ekinci-A.g.e. s. 111) 
* “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”  (İsmet İnönü- Hatıralar, c. 2. S. 223)
*  “3 Nisan 1930 tarih ve 1580 sayılı Belediyeler Kanunu’nun 160. maddesi, vakıf mezarlıkları belediyelere devretti. Belediyeler, bunları istediği gibi kullanabilecek, dilerse satacaktı. Talan, daha kanun çıkmadan başladı. 29 Haziran 1925 tarih ve 1836 sayılı Bakanlar Kururu Kararı ile eski TBMM arkasındaki vakıf kabristanın 25 dönümü, inkılâbın en ateşli müdafilerinden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi yazarı Siirt Mebusu Mahmut Bey’e, m2’si 25 kuruştan satıldı.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci-Türkiye Gazetesi; 02.02.20/17, s. 10)
*  “1930 senesi sonlarında cereyan eden Menemen hâdisesi münasebetiyle tasavvufla uzaktan yakından irtibatı olan veya olduğunu iddia eden kim varsa, toplanıp Menemen’e gönderilmiştir. Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin ne tarîkat, ne siyaset, ne de dış dünya ile alâkalı hiçbir faaliyeti olmadığı hâlde, bir gece Kaşgârî Dergâhı polisler tarafından basılmıştır.  Manisa müddeî-i umumiliğinden (savcılığından) gelen tevkif müzekkeresi üzerine, 12 Ramazan 1349  (l8 Ocak 1931) gecesi Seyyid Abdülhakîm Efendi, evinden alınarak Sirkeci’deki 1. Şubeye götürülmüştür. Dergâhdaki eşya da didik didik aranmış; suç delili olarak, (…)Seyyid Fehim Efendi’den kalma sarık, bir de büyük bir karton üzerine Hilmi Işık Efendi’ye yazdırdıkları ve Hz. Âdem’den kıyamete kadar gelecek insanların sayısını bildiren, Tezkire-i Kurtubî’den alınma keşfî bir formül.” (Prof. Dr. Ekinci-A.g.e. s. 131)
*  “Halid Turhan Bey anlattı: ‘Menemen’de bir gün mahkeme avlusunda oturuyorduk. Rize’den zanlı olarak getirilmiş çok yaşlı bir adam gördük. İki koluna iki adam girmiş, bir elinde de baston olduğu hâlde, zor yürüyordu. Efendi Hazretleri bu manzarayı görünce çok üzüldü; üç defa lâ havle çekti. Sonra da bana, ‘Âdem aleyhisselâmdan bu yana böylesi bir zulüm görülmedi’ buyurdu.” (Prof. Dr. Ekinci-A.g.e. s. 135) 
*  “İstiklâl Mahkemeleri, adâlet değil, zulüm dağıtıyordu. Avukat tutulamıyordu, karardan sonra Yargıtay’a (Temyiz’e) müracaat hakkı yoktu. İdâm cezası veriliyor, bir iki gün sonra vatandaş paldır küldür asılıyordu. Bu yolla nice din âlimini, tarikat şeyhini, gazeteciyi, muhalifi yok ettiler.” (Mehmed Şevket Eygi-Millî Gazete; 07.10.2017, s. 3)

S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
 Bilindiği üzere, geçtiğimiz Ekim ayının son gününde görülü (TV ve İnternet/Genelağ) yayın organlarına düşen ve bir gün sonrasında ise yazılı basına intikal eden önemli siyasî gelişmelerden biri de “CHP Sözcüsü Bülent Tezcan”ın “Sn. Cumhurbaşkanımızı”, haksız ve mesnetsiz bir şekilde itham edip “FETÖ ağzıyla” kullandığı ve de “Türkiye ve Türk Düşmanları”nın ekmeğine âdeta yağ süren “seviyesiz ifadeleri” olmuştur. 
“Sn. Başbakan Binali Yıldırım”ın, TBMM Ak Parti Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, bu hakaretlerine sert tepki göstererek, “Şeddeli diktatör arıyorlarsa, geçmişlerine baksınlar, geleneklerine baksınlar” şeklinde cevap vermesi bize, Eylül-Ekim 2017’de yayınladığımız köşe yazılarımızdan bir düzine kadarında “CeHaPe”den doğrudan veya dolaylı olarak bahsetmiş olduğumuzu hâtırlattı. 
Bunlarda da “Sn. Başbakan”ın özellikle vurguladıkları bakılması gereken “geçmiş ve gelenek” ise bizlere hiç de iyi görünmedi, diyerek dün başladığımız bu incelemeyi, bu vesile ile kaleme aldığımız bu geçmiş ve gelenek”ten (1923-1950 yıllarına ait) bâzı satırbaşlarını, şöylece bir defa daha gözler önüne sermek gayesiyle bu gün de sürdürüyoruz:

*  “15-25 Ocak 1931 günleri arasında hadiseyle doğrudan irtibatlı görülen Esad Efendi ile beraber 105 kişi Divan-ı Harb-i Örfî tarafından idama mahkûm oldu; bunlardan 28’inin hükmü 4 Şubat’ta asılarak infâz edildi. Erbilli Esad Efendi, çok yaşlı olduğu için idamdan kurtularak 24 sene hapse mahkûm olmuş ise de nezârette iken vefat etmiştir.”, “Halid Turhan Bey; Abdülhakîm Efendi’ye yazdığı mektuptaki Farsça ‘dûr üftâde’ (uzak düşmüş) tabiri, emniyet ve adliyece ‘devr-i üftâde’ (düşük devir) şeklinde okunup hükümete hakaret şeklinde tefsir edilmiş, ‘bu kâfir nefisten bizi kim kurtarır’ ifadesinden de (devlet reisine suikast) anlamı çıkarılmıştır.”, “Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin büyük oğlu Seyyid Ahmed Mekkî Üçışık, 1932 yılında Yalova Kadıçiftliği Mektebi muallimidir. Mektebe müfettiş geliyor. Kollarını sıvamış vaziyette yanına gelen bir müstahdeme muallim efendiyi soruyor. Müstahdem, ‘Muallim Efendi, namâz kılıyor. Abdest aldım, ben de kılacağım” deyince, müfettiş artık kendisiyle görüşme lüzumu hissetmeden çıkıp giderek menfi rapor hazırlıyor. İkisi de memurluktan tardediliyor.”  (Prof. Dr. Ekinci-A.g.e. s.  138-139, 447-448) 
* “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir.”, “Muhammed birdenbire Allah’ın Resulümüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için, tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”, “Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kat’i surette malûm değildir.  Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.”,  “Muhammed cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştı.”  (“Tarih II-Ortazamanlar”; MEV İstanbul 1931, s. 89, 90 ve 91)
*  “Mevcut dinlerin telkin ettiği itikada göre Allah birdir, kâinatı o yaratmıştır. Fakat fenni terakkiler günden güne bu itikadın boş olduğunu ve Allah denilen varlığın mevcut olmadığını göstermektedir.” (Hayat Ansiklopedisi; İstanbul 1932)
*  “1932’de ezân Türkçeleştirilmiş, 1933’te salât-ı selâmlar, 1937’de ölü haberi olarak okunan salâlar kaldırılmıştır.” (Duran Kömürcü-Vakit Gazetesi; 13.10.2008, s. 6)
* “Kahrolsun Şeriat Hükûmeti”,“Artık 1935’teyiz. On iki senelik bir müddet zarfında, yeni Türk, kendine yeni bir ruh, yeni bir ahlâk, yeni bir tarih, hattâ, Allah’ı artık Tanrı diye andığı için, diyebilirim ki yeni bir Allah yaratmıştır.” (Moiz Kohen/Tekin Alp-Kemalizm; İstanbul 1936, s. 94, 171)
* “Kamalizm, bütün dinlerin üstünde bir yaşamak dinidir. Şimdi yaşamak dini, yarın ahrette nimet bulmak hurâfesini yıkmıştır. Tapılan görünmeyen değil, görünen hakikattir.”, “Kamalizm dininin hiç şaşmayan disiplini altında gençlik böyle olacaktır.”, “İslâm dini, tam Araba yakışan bir dindir.” (CHP’nin Edirne Milletvekili Şeref Aykut: 1874-1939)
*  “İnsanız en şerefli mahlûkuz/Deyip de pek fazla övünmek haksız/Atamız elma çaldı cennetten/Biz o hırsızın çocuklarıyız.” (Orhon Seyfi Orhon-CHP Milletvekili: 1890-1972)
*  “Cehennem var diye/Kurum etme ey Tanrım/Bağrımdaki ateşle/Seni bile yakarım” (Falih Rıfkı Atay-CHP Milletvekili: 1894-1971) 
* “Ne câmi, ne medrese, ne başka bir gençlik kurumu. Bizce: Halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta, ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir.” (Ülkü Halkevleri Dergisi; Yıl: 1936, S. 36, s. 459)
*  “Kemalizm; M. Kemalin ölümünden sonra Dönmeler tarafından fabrike edilmiş ideolojimsi bir şeydir. Evrensel insan haklarına, millî kimlik ve kültürümüze, bilgeliğe aykırıdır.” (M. Şevket Eygi-Millî Gazete; 23.09.2017, s. 3)
*   “1930’lar milliyetçiliğinin ırkçılığa yaklaştığı, ilmî temellerden uzaklaştığı iddia edilebilir. Ancak daha ağır hata, din unsurunu bertaraf eden bir milliyetçilik anlayışıdır ki, bu Türk milliyetçiliğinde mümkün değildir. Zira İslâm olmaksızın Türk milliyeti düşünülemez.” (Yılmaz Öztuna-Türkiye Gazetesi, 23.10.1994)
 * “Osmanlı Devleti, Sünni esaslar üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise Alevi esaslar üzerine kurulmuştur.” (İdare Hukuku Ordinaryüs Profesörü Sıddık Sami Onar)
* “Üstâd Gazeteci-Yazar M. Şevket Eygi” ise Osmanlı Dönemini en güzel bir şekilde şu cümleler ile tanıtır: “Osmanlı’da din ve devlet birliği vardı. Devlet ile din kavgalı değildi. Devlet; dine hizmet etmekle, dini yüceltmekle yükümlü idi.”
*“CHP iktidarının şairleri, Peygamber diye, bazen Allah diye bahseden şiirler yazdılar. Edip Ayel diye biri, aynı şiir içinde Atatürk’e hem peygamber, hem de Allah diye yaltaklanıyordu. Kemâlettin Kamu’ya göre, ‘Kâbe Arabın olsun/Çankaya bize yeter’di. Behçet Kemal Çağlar, Peygamberimiz için yazılan Mevlîd’i, baştan sona kadar Atatürk’e çevirmişti: ‘Kim dilersiz bulasız oddan necat/Atatürk’e, Atatürk’e esselat’”  (Yavuz Bülent Bâkiler-Türkiye Gazetesi-10.06.2011, s. 17) 
*  “S. Abdülhakîm Efendi hakkında şikâyette bulundular. ‘Şeyhlik yapıyor’ meâlindeki ithamları havi mazbatayı, o zamanlar CHP Eyüp ilçe başkanı olan Şehabeddin ismindeki gence verdiler. Bu da İstanbul Vâlisi Lütfi Kırdar’a gönderdi. Lütfi Kırdar Kerküklü idi ve Abdülhakîm Efendi’yi tanırdı. Bunu fırsat bilerek mazbatayı Ankara’ya, o zamanlar başvekil olan Şükrü Saraçoğlu’na gönderdi. ‘İslâmiyeti neşrediyor. Gençler ve münevver zümre arasında şeriatı yayıyor’ diye tevkif ve tecziyesini Ankara’dan istedi. Hâlbuki Seyyid Abdülhakîm Efendi, ‘Müslüman dine uyar, günâh işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez’ fetvasınca gayet dikkat eder; siyasete karışmaz, suç teşkil edecek hiçbir faaliyette bulunmazdı. Vaaz ve sohbetlerinde anlattıkları da, İslâm dininin iman ve ahlâk esaslarına dair bilgiler idi. 1362 Ramazan ayının 18. Gününe rastlayan 1943 Eylül’ünün 18. Cumartesi günü, Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin Eyüp’te Gümüşsuyu’ndaki evi, elliye yakın sivil ve resmî polis memuru tarafından sarıldı. Menemen hadisesinden o zamana kadar, birkaç günde bir Kaşgârî Dergâhı polislerce basılır; kitap, mektup, yazı adına ne varsa didik didik aranırdı. Ancak son derece ihtiyatlı olan ve nezdinde el yazılı hiçbir şey bulundurmamaya dikkat eden Abdülhakîm Efendi, kendilerine itham vesilesi olabilecek hiçbir şey vermez; hatta vazifelerini yerine getirmelerinde kolaylık gösterirdi. Şakir Efendi ve o anda tesadüfen tekkede bulunan kayınpederi Cafer Efendi ile Cemiyetler Kanunu’nun aradığı üç kişilik nisap teşkil edilmiş oluyordu. O zamanlar üç kişinin izinsiz bir araya gelmesi, kanuna muhalefet olarak değerlendirilirdi. Dergâh didik didik arandıktan sonra, cürüm âleti olarak birkaç mum ve civardaki bir türbeden çıkarılan sarıklı başlık ve üstadları Seyyid Fehim Efendi’nin yâdigârı olduğundan hürmet ile bir bohçanın içinde saklanan bir entâri ile birlikte, Sirkeci’deki Polis Müdüriyetine götürüldü. Siyasî Şube Müdürü Selman Bey, ‘Efendi Hazretleri! Masum ve makbul olduğunuza eminim. Ne yapayım ki, Heyet-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) Kararı ile yarın İzmir’e teşrif edeceksiniz’ diyerek özür diledi.”, “Şükrü Saraçoğlu’nun din ve dindarlara bakışının çok menfi olduğu, nitekim 1926’da Medenî Kanun’un kabulüne dair müzakerelerde, ‘Biz bu yeni kurduğumuz devletle mütenasip olarak bir kanun-ı medenî vücuda getiriyoruz. Böylece çöl kanunundan kurtulacağız’ demiştir.” (Prof. Dr. Ekinci-A.g.e. s. 145-146)
                                    (Devam edecek)
 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim