• BIST 106.711
  • Altın 143,514
  • Dolar 3,5567
  • Euro 4,1387
  • Samsun 20 °C
  • Ankara 20 °C
  • İstanbul 27 °C
  • BİLLY ATTI SAMSUNSPOR KAZANDI 
  • DİALİBA TAMAM GİBİ    
  • TAKIMDAKİ EN ÇALIŞKAN OYUNCULARDAN BİRİ 
  • BİLLY ATTI SAMSUNSPOR KAZANDI 
  • DİALİBA TAMAM GİBİ    
  • TAKIMDAKİ EN ÇALIŞKAN OYUNCULARDAN BİRİ 

Aynısını Menderes ve Özal'a da yaptılar

Salih Parlak

Şöyle bir gezinti yapmak istedik...
Erdoğan iktidarda 6 yılını doldurdu. Bu Türk siyaset hayatında bir rekor! Bu rekoru ne Demirel, ne Ecevit, ne Özal kırabilmişti. Erdoğan, 10 yıl başbakanlık yapan Adnan Menderes'in ardından en uzun süre iktidarda kalan lider olarak tarihe geçti. Peki bunun sırrı ne?
Başbakan Erdoğan, seçimin ardından beklenen kabine değişikliğini yaptı. Revizyon, beklenenden de kapsamlı oldu. 8 bakan gitti; 9 yeni isim geldi. “Minareler Süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker” demişti. 120 gününü cezaevinde geçirmesine neden olmuştu. Erdoğan yeni siyaset anlayışlarını anlatırken gelenekçilerle arasına net bir çizgi çekti:

Ak Parti yeni bir parti değil. Türkiye'nin halihazırda siyaset arenasında varlık gösteren en yeni partisi ama yine de 8 yıllık bir geçmişi var. Dolayısıyla kendi birikiminin ve geleneklerinin bu süre içinde oluştuğunu düşünüyorum ben. Bu son kabine revizyonu eğer öze dönüş anlamına gelecekse herhangi bir şekilde o öz Ak Parti'nin kendi genetik özellikleridir. Ak Parti kendi kadrolarıyla, kendi genleriyle kendisini yenilemeyi başardı, başarabileceğini göstermiş oldu bu kabine revizyonuyla. Çünkü Bülent Arınç milli görüşten çok Ak Parti'dir. Diğer isimler de öyle yani Ömer Dinçer, Ahmet Davutoğlu, Nimet Çubukçu hangisini isterseniz onun üstünden konuşalım. O isimler artık milli görüşten çok, belki geçmişlerinde var, kiminin var, kiminin yok ama bugün Ak Partilidirler, Ak Parti'nin genetik özelliklerini taşımaktadırlar ve 8 yıllık bir siyasi birikim, tecrübe hem de iktidarda bir birikim ve tecrübe üzerine oturuyorlar.

Bülent Arınç içlerinde en milli görüşe daha yakın ya da milli görüşte şu anda Saadet Partisi tabanındaki insanların en fazla kendilerine yakın gördüğü isim olabilir ancak şöyle bir sorun var; giden bakanlara baktığımız zaman bir Başesgioğlu ANAP kökenli, bir Kürşat Tüzmen, MHP ülkücü hareket kökenli .Hatta Hüseyin Çelik Doğruyol Partisi'nden AKP kuruluşuna katılmıştı, gibi isimler gitti. Yerlerine son dönemde transfer edilmiş olan merkez sağ ve merkez solda siyaset yaptığını bildiğimiz herhangi bir isim gelmedi. Çok daha fonksiyonel, en güvendiği isimlerden bir kabine oluşturdu. Şimdi bu parti Saadet Partisi'ne bakarak düzenlemenin yapıldığını yorumları bence çok abartılı!

Bazı maçlar oluyor asları kenarda tutuyorsun, yorulmasın diye ileriki maça filan diye beklediğiniz zaman karşınızdaki rakip sizi yenmeye başlayınca neyiniz var, neyiniz yok artık kenardakileri de oyuna sürüyorsunuz, ben öyle görüyorum ve burada bir kritik bir aşama.

"Biz dini motiflerle, dini hikayelerle dinci siyaset yapmayı bıraktık, böyle bir siyaset yapmayacağız, dindarların nasıl siyaset yapacağını göstermek istiyoruz'' dedi.

Türkiye"mizin Avrupa Birliği'ne giriş sürecini hızlandıran, ülkemizin dünya ile entegrasyonunu güçlendiren bir ekonomik programın uygulanması konusunda kararlı olan, böyle bir siyasi iradeyi inşa etmek için göreve hazır bir parti:

“Bize bir gömlek giydirme gayreti içerisine girenler var ama işte bu oyuna gelmeyeceksiniz. O giydirilmek istenen gömleği Ak Partili giymeyecek. Biz muhafazakar demokratız, bizim kimliğimiz bu. Muhafazakar demokrat!"…

Üniversitelerde örtünme ve başörtüsü için: “Efendim bu bir siyasi simge, ne siyasi simgesi ya. Ne alakası var” dedi ve Anayasa mahkemesince, partisi uyarma cezası aldı.

Açılımdan vazgeçmiş değil, açılım arayışlarından vazgeçmiş olduğunu sanmıyorum, öyle bir şey yapamaz. Bir merkez partisi iddiasını koruyor, korumak da zorunda. Tek başına iktidar olmak istiyorsa merkez partisiyim demek zorunda. O zaman nasıl bir şey söz konusu olacak? Güvendiği isimlerle denetimli bir açılımı deneyecek.

Partinin kendisini ne şekilde tanımlarsa tanımlasın sonuç itibariyle seçmenin gözünde çizmiş olduğu bir görüntü var. O görüntü partinin kendi söyleminden bağımsız. Oy veren seçmen orta sağ seçmen, parti seçmenin gözünde hafif daha sağda. Dolayısıyla orta sağdaki boşluğu dolduran, onun yerine geçen bir parti görünümünde değil, tam tersine daha sağdaki bir parti görünümünde, aşırı sağ anlamında kullanmıyorum, sağın ortasındaki bir parti görünümünde. Zaten muhafazakarlık kelimeyle başlayan Türkçedeki kelimeler aynı zamanda Müslümanlık ima eder. Muhafazakar bir parti görünümündedir bu anlamda.

Bir saha araştırmasında dindarlık üzerine seçmene değişimle ilgili fikirleri sorulduğunda, seçmen statükonun korunmasını istemiyor, devrim istemiyor, ileriye doğru yavaş yavaş değişerek belirsiz bir geleceğe doğru gitmek istemiyor, yüzde 45 geride bırakmış olduğumuz altın çağının değerlerine dönmek istiyor. Çünkü geride bıraktığınız değerler tarım toplumunun değerleri, oraya gidebilme şansı yok:

“Biz atılımcıyız, geleceğe doğru gitmek istiyoruz, ekonomide liberaliz, özgürlükçüyüz, demokrasinin partisiyiz ama geleneklerimize tam anlamıyla sıkı sıkıya bağlı kalmış bir partiyiz, onları yaşatmak, geliştirmek vs. hedefine gidiyoruz” dedi.

Bugün seçmenin önemli bir azınlığı kendini sağ koyuyor, yani şöyle ifade edeyim; yüzde 20 kadar kendini sola koyuyor, yüzde 33 kadar kendini ortaya koyuyor, yüzde 47 kadar sağa koyuyor.

1990'larda Türkiye bir zihniyet değişimi en azından, belki devrimi geçirdi sağa kaydı, bir sol yok oldu. Sovyetlerin çökmesiyle ve daha önce askeri darbede feci bir darbe yemiş olmasıyla sol yok oldu, sol diye bir şey kalmadı. Kalmayınca kendisini eski sol ile sağın arasında tanımlayan insanlar daha sağ tanımlamaya başladılar ve Türkiye zihniyet iklimi olarak sağa doğru kaydı ve bu dönemde insanlar ulusal kimliklerini, vatandaşlık bağlarını, dini geçmişlerini, ben kimim, kökenim nedir vs. bunları tartışmaya başladılar.

Daha öncenin, benim gibi yaşı müsait olanlar bileceklerdir daha öncenin siyasi tartışması sınıf üzerindeydi. Orta sınıf, işçi sınıfı, işçinin hakları, halk diye ifade edilen çalışan emekçi sınıf. Bir sınıf jargonu vardı ve sınıf açısından bakarak insanlar düşünüyorlardı; o tamamen kayboldu. 90'lardan itibaren onun yerine kültür, etnik köken: “Ben Çerkez"mişim”, “Gürcüler, Abazalara neler yapmışlar filan” diye tartışmaya başlayan insanlar çıktı ortaya. Birdenbire insanlar kendilerinin ne olduğunu etnik anlamda ne olduğunu ve din anlamında nerede bulunduğunu aaa! şu mezheptenmişim filan, mezhep filan bağlığını fark etmeye, ona uyanmaya filan başladılar ve Türkiye'nin bütün düşünce ortamı kültürel ağırlıklı konulara doğru kaydı, siyaset de buraya kaydı.

1990'ların sol kolu kesik yeni yapılanması içinde yeni bir muhafazakar seçmen türedi, oluştu ve o rüzgar zaman içinde daha muhafazakar partileri iktidara taşıdı ve o rüzgarla da Erdoğan iktidara geldi. 6 yıllık iktidar süresinin sırrını belki burada aramak lazım. Seçmenin yüzde 40'ının iradesi bir yerde toplandı ve orası sağın ortası, yani merkez sağ değil de sağın ortası. O zaman merkez yer değiştirdi demektir o. Merkez sağın ortasına taşındı demektir. Sonuçta yüzde 40'ın toplandığı yer herhalde toplumsal merkez olmak icap eder. Toplumsal merkez ile siyasi merkezin örtüşmesi eğer söz konusuysa o da yüzde 40 seçmen iradesi hangi partide toplandıysa herhalde o parti de toplumsal merkezin siyasetteki karşılığıdır.

Çünkü merkez kavramı, artık kullandığınız merkez kavramı demin kullandığımız merkez kavramı değil başka bir merkez. Yani sol ve sağın ortasındaki merkez değil yeni bir merkez oldu.

Sonuçta toplumsal merkez yeniden kendini inşa etti, yeniden üretti. Ne diyor işte Avrupa Birliği yönelimi, refah ve özgürlük standartlarını daha da yükseltmek, demokratikleştirmek memleketi, ekonomik kalkınma, adalet… Başbakan bir fikirler koalisyonu, bir farklı siyasi eğilimler koalisyonu olmak istemediğini göstermiş oldu.

Tabi makul çoğunluk dediğimiz şey, başbakanın zamanın ruhunu temsil ettiği kanaatindeyim. Bunun da iki sırrı var bana göre, bir tanesi intibak kabiliyeti, diğeri de intikal süratidir. Yani birincisi değişime, zamanın akışına ayak uydurma kabiliyeti, ikincisi de zihinsel intikal süratidir. Zamanı doğru okuyamayan, şartları doğru okuyamayan ve seçmeni doğru okuyamayan siyasetçiler de tabi ki daha geride kalmış oldular.İşte basından kısa bir özet getirdik. Bugünkü iktidarın demokratikleşme yolundaki bilinçliliğini aktardık. Çalışanların her zaman çekemezlik psikozuyla yorulmaya bırakıldığını ifade ettik.  Aynısını Adnan Menderes"e uyguladılar, sonra Özal"a, şimdi Erdoğan"a. Hep aynı taktik. Kim bu ülke için gerçekten iyi bir şey yapacaksa yabancıların isteği doğrultusunda iftiralar atılır. Ne kolay ABD uşağı demek! 100 yıldır Kızıl Sultan demek… Vahdettin"i hain ilan etmek gibi... Bunu ancak Kemalizm"i din olarak kabul edenler yutar.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim