• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Samsun 8 °C
  • Ankara 3 °C
  • İstanbul 8 °C
  • TRABZON’DA KARADENİZ DERBİSİ
  • HAZIRLIKLAR SÜRÜYOR
  • HASTA YATAĞINDA ÇARŞAMBASPOR AŞKI
  • TRABZON’DA KARADENİZ DERBİSİ
  • HAZIRLIKLAR SÜRÜYOR
  • HASTA YATAĞINDA ÇARŞAMBASPOR AŞKI

“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/2

Ali Kayıkçı

 “AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/2
   *”Deneme:  Herhangi bir konuda düşüncelerin serbest bir           şekilde ifâde edilip ortaya konduğu yazı türü-Sözlük”
 
 S
aygıdeğer Okuyucularımız!..
 Bugün de sizlere yine, Terme yöresindeki eğitim çevresinin olduğu kadar ilimiz ve ülkemiz kültür-sanat çevrelerinin de yakından tanıdığı bir isim olan “Şâir ve Yazar Ahmet Sezgin” kardeşimizin son eserinden,  “Deneme” türünde yazılmış bulunan “Aşk Medeniyetine Yolculuk”tan bahsetmek ve eserin metninden başlamak istiyoruz.      “Aşk Medeniyetine Yolculuk” a bir Metin İncelemesi: 
 Noksan ve Yersiz Yazılmış ve/veya Hatâlı ve Noksan İfâdeler:  Eserin “Aşk Medeniyetinin Çocukları” başlıklı, sayfa 8-11'de yer alan denemenin ilk sayfasında şöyle bir cümle var:    “En sevgilinin aşk öğretisiyle yüreklerini aşkla dolduran milletimiz, O'na olan sevgisini erkek çocuklarına 'Mehmet', 'Ahmet', 'Mahmut', 'Muhammed', 'Mustafa' isimlerini… vererek göstermiş.”  Okunduğunda, ilk akla galen “doğru” bir ifâde gibi ise de düşünüldüğünde bunun “noksan” olduğu görülecektir. Şöyle ki:  Peygamberimiz Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın 400 kadar ismi vardır ve bunların hepsi de “İmâm-ı Kastalânî'nin Mevahib-i Ledünniye”  isimli eserinde ve bunun yer aldığı (www.ihlas.net.tr) isimli İnternet/genelağ sitesinde mevcut olup; Abdullah, Âdil, Ali, Âlim, Aziz, Beşîr, Burhan, Cebbâr, Cevâd, Ekrem, Emin, Fâruk, Gâlip, Habib, Hâdi, Hâfız, Halîl, Halîm, Hâlis, Hâmid, Kamer, Kerîm, Mâcid, Mansûr, Masûm, Medenî, Mehdî, Mekkî, Mes'ud, Metîn, Mübârek, Müctebâ, Mükerrem, Münîr, Mürsel, Mürtezâ, Muslih, Muzaffer, Nakî, Nebî, Necmi, Nezîr, Nimet, Râfi, Ragıb, Rahîm, Râzî, Resûl, Reşîd, Saîd, Sadullah, Sâdık, Saffet, Sâlih, Seyfullah, Seyyid, Şâfi, Şâkir, Şemsi, Tâhâ, Tâhir, Takî, Tayyib, Veli, Yasîn, Zâhid, Zâkir ve Zeki  gibi isimlerin de O'na ait olduğu anlaşılmaktadır.
 Eserin, 9. sayfasında;  “Kâinat kitabını yalnız 'o kitabı' anlamak için aşkla okuyan İmam-ı Azam, Akşemseddin, Molla Güranî, İbni Sina, Piri Reis, Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi gibi büyük âlimler yetişmişti.”  şeklinde sıralan isimler arasında “İbni Sina”yı görünce yine şaşırdık.  Çünkü,  İbni Sina (Mu'âd ve Müstezâd isimli kitâblarından anlaşıldığı ve İmâm-ı Rabbânî'nin de Mektûbât isimli eserinin 245 ve 266. mektûplarında, ayrıca İmâm-ı Gazâlî'nin de El Münkız isimli eserinde haber verildiği üzere, eski Yunan filozoflarının küfre sebep olan fikirlerinden sıyrılamayıp küfre düştüğü için), bu büyük İslâm âlimi zâtların isimleri arasında, pirinç içindeki siyah taş gibi sırıtmaktadır (Fazla bilgi için bkz: Türkiye Gazetesi Yeni Rehber Ansiklopedisi, C. 9, s. 295).
 Benzer durum; eserin, 44. sayfasında; “…kâinat kitabını yalnız 'o kitabı' anlamak için okuyan İmamı Gazalî, Muhyiddin Arabî, İbni Haldun, Farabî, İmam-ı Azam, Akşemseddin, Molla Güranî, İbni  Sina, Birunî, Piri Reis, Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Said Halim Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Bediüzzaman Said-i Nursî gibi büyük ârif ve âlimler..” ifâdesinde,  karşımıza bu defa İbni Sina ile birilikte “Farabî” de çıkmakta ve burada “taş”lar ikileşmektedir.  Çünkü Farabî de Yunan felsefesi ve bilhassa Aristo ile Eflatun'un tesirinde kalarak, birçok düşünce ve görüşleriyle Kur'ânı Kerîm ve hadîs-i şerîfler ile bildirilen îmân esaslarından ayrılmış ve sapıklığa düşmüş tür (Hakkında fazla bilgi için bkz: Türkiye Gazetesi Yeni Rehber Ansiklopedisi; C. 7, s. 102-103). Günümüz felsefe profesörlerinden, hemşehrimiz, OMÜ Öğretim Üyesi Sayın Cafer Sadık Yaran”Bilgelik Peşinde: Dil Felsefesi Yazıları”,(Ensar Yy.  İstanbul-2011) adlı eserinin  27. sayfasındaki, “Farabi'ye göre, gerçek filozofla peygamber arasında hiçbir fark yoktur”  cümlesini de okuduktan sonra, eski düşüncenizde kalmayacağınızı kuvvetle ümit eyliyoruz. 
 Eserin; 13 ve 44. sayfalarında “Pir Sultan”,  14, 21, 31, 82 ve 93. sayfalarında ise “Nâzım Hikmet”; asla kendilerinde bulunmayan vasıflar ile övülmekte, her ikisi de millî ve mânevî değerlerimize düşman olmalarına ve biri Şâh İsmail'in Şiâ-Râfîzi hâkimiyetine, diğeri ise Rus komünizm vahşetine yem olmamız için çalıp-söylemeleri, yazıp-konuşmaları ile bu düşmanların ekmeğine yağ sürmelerine rağmen Ahmet Sezgin gibi seçkin bir kalem tarafından maalesef takdir görebilmektedirler. ..
 Rahmetli Ahmet Kabaklı Hocanın “Türk Edebiyatı” adlı muhteşem araştırma eserlerinde, Üstâd Şâir ve Yazar Yavuz Bülent Bâkiler'in Türkiye Gazetesi'nde yer alan pek çok makâlesinde, âdeta yerden yere vurduğu ve bizim de bunlardan alarak “Yaş 65 Yolun Yarısı Eder/1-2” isimli eserlerimizde, gerçek çehreleriyle bir nebze tanıtmaya çalıştığımız “Cahit Sıtkı” ve “Orhan Veli” yi,  eserin 135 ve 159. sayfalarında birer “değer”miş gibi alıntılaması, oldukça vahim bir durumdur…
 Eserin 53. sayfasında;  ehl-i sünnet düşmanı bâzı tarihçilerin ve Siyonist malûm kalemlerin ısrarla kötüledikleri ve “zalim, ahlâksız ve sömürgeci” gibi iftirâlarla karalamak istedikleri “Tîmûrhân” (r. aleyh), “Hurûfîliği kuran Fadlullah-ı Tebrîzî'yi öldürterek yanındakileri dağıtması ve çoğalmalarını önlemesi yanında, İslâmiyet'e büyük hizmetler etmiş  (Fazla bilgi için bkz: Türkiye Gazetesi Yeni Rehber Ansiklopedisi, C. 19, s. 85-89), cihângir bir padişahtır...  Bizim gibilerin O'na dil uzatmaya asla hakkı yoktur ve haddi de değildir…
 Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretlerinin “Makâlât” isimli eserinde olduğu gibi “Çalab Tangrı”  yani (Mevlâ Tangrı” diyerek Cenâb-ı Allah'a niyâzda bulunmasına rağmen, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin de, Hıristiyanların ve putperestlerin hitâbı gibi bir söyleyiş ile “Allahü teâlâya  yalnızca 'Tanrı' demesi  düşünülemez. Bu hitap, ya 1930'lar Hükûmetlerinin İslâmî kelimelere karşı açtığı savaş sebebiyle metinlerdeki “Esmâ-î Hüsna”dan olan isimlerin değiştirilmesi veya noksan tercüme edilmesi/ettirilmesinden kaynaklanan bir şeydir, diye akla gelmektedir.   Çünkü, Tanrı demek, günâh  olur”  (Bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye: Allahü Teâlânın İsimleri) hükmünce, günâhlı bir ifâdeyi yazıp-kullandığını söylemek de O büyüklere iftira olur…
 Aynı şekilde eserin 4, 22, 23, 48, 49, 61, 66, 67, 77 ve 85. sayfalarındaki  “Allah” lâfzının, 129. sayfada yazıldığı gibi “Cenab-ı  Allah” diye saygı ifâdesiyle zikredilmesi ve ardından da en azından bir defa “Sübhânallah”, “Tebârekallah”, “Celle-celâlüh, “Azze-ismüh”, “cellet küdretüh” veya 'Teâl┠şeklinde söylenmesi birincisinde vâcib, tekrarında ise müstehab olmasına rağmen (fıkhî hüküm), kitapta buna riayet edilmediği görülmüştür…
 Eserin 54. sayfasında; ehl-i sünnet inancında asla yeri olmayan “Tasavvuf müziği” gibi çok büyük bir itikâdî yanlışa düşülmüş, “şeytân-ı lâinin ve nefsin gıdası olan “müzik” için, “Müzik, ruhun gıdasıdır” yalanına yer verilmiştir…
 Eserin 76. sayfasında geçen “inşallah” kelimesini Rabbim, cümlemize de bundan böyle (rahmetli Târihçi Yazar Ahmet Yılmaz Boyunağa Ağabeyin yazdığı gibi) “inşâ'Allah” şeklinde,  ve yine eserin 114. sayfasında geçen “maşallah” kelimesini de “maşâ'Allah!..” şeklinde  Cenâb-ı Allah'ın adının bütünüyle ortaya çıkacağı şekilde yazmayı nâsip etsin, diye duâ ve niyâzda bulunuyoruz…
 Eserin 79. sayfasında  yazıldığı gibi “Kur'an-ı Kerim” demek varken, 77 ve 151. sayfada  olduğu gibi sâdece “Kur'an” demek ve burada gayr-i Müslimlerin, malûm Muharref kitâplarını “Kitâb-ı Mukaddes” diye adlandırdıklarını hâtıra getirmemek, çok büyük bir noksanlıktır…
 Adını vermeden ve kim olduğunu, eserini söylemeden kitabın; 17, 123, 124, 137, 141 ve 146. sayfalarında  oldukça sıkça tekrarlandığı üzere,  “Bir bilge/bilge insanlar/bilge hoca/bilgelik” ve  “Bir büyük düşünür”, “Ünlü bir düşünür” gibi ifâdelerin kullanılması karşısında, sayfa  21, 83, 125, 126 ve 127'de zikredildiği gibi, niçin adlarının verilmediğini okuyucu haklı olarak soracaktır. Yukarıda belirtildiği üzere; İbni Sina'da, Farabî'de,  Pir Sultan,  Nâzım Hikmet, Orhan Veli ve Cahit Sıtkı isimlerinde düşülen hatâ gibi, ya bu isimlerde de yanılma varsa?.. Sonra, Müslüman şahsiyetler için; “âlim”, “vel gibi sıfatların kullanılması yerine kâfirler için de kullanılan şu uydurukça “bilge”nin, sayfa 21'de “Mevlânâ”ya,  sayfa 83'te “Yûnus Emre”ye verilmiş olduğunun görülmesi, bizi ziyâdesiyle üzmüştür…
 Eserin 100. sayfasında, “Türk Dil Kurumu'na getirilen 'Agop Dilaçar' gibi 'dil bozucular' yüzünden Türkçemiz…” ifâdesi yerinde, ancak noksandır. Doğrusu; “Türk Dil Kurumu'na getirilen 'Agop Martayan Dilaçar' ve basın-yayına çöreklenen 'N. Ataç' gibi kalemler yüzünden Türkçemiz…” şeklinde olmalı idi.
 Eserin 128. sayfasında, “Sevilen liderler, hocaefendiler, dedeler, reisler, hazretler, şeyhler, mürşitler 'peygamber, rab, ilah' gibi sorgulanmaz görülmemelidir”  ifâdesinde, “peygamber, rab” gibi dedikten sonra bunlara bir de “ilah” ilâve etmek, bunlara eş değerde bir üçüncü varlıktan söz etmek, herhâlde Hıristiyanları ve putperestleri memnun edecek olan bir sözdür. Bir Müslüman edibe böyle bir söz asla yakışmaz… 
          (Devam edecek)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim